Son Dakika Haberleri, Spor Haberleri, Siyaset Haberleri, Magazin, Astroloji, Cinsellik, Moda ve Aşk'a Dair Herşey - HaberAl.Tv
Hoşgeldiniz
Giriş / Kayıt Ol

Tarih - Coğrafya


Tarih - Coğrafya

  • Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

     

    Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk ve Rum halklarının eşit statü ile kurucu ortak olarak kurmuş oldukları bir Cumhuriyettir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olmuş, kabinede yer alan bakanların ise 7’si Rum, 3’ü Türk olarak tespit edilmiştir. Temsilciler Meclisi 50 kişiden oluşmuş, bunun teşkilinde de %70 Rum, %30 Türk oranı muhafaza edilmiştir. Kamu görevlilerinin oranı da aynı ölçüler içinde muhafaza edilmiştir. Bu uygulamada önemli olan, Türklerin azınlık olarak kabul edilmemeleri ve “Fonksiyonel olarak Federatif Sistemin kabul edilmiş olmasıdır.

    Her ne kadar milletlerarası alanda bir Cumhuriyet kurulmuş ve iki toplum arasındaki problemler çözülmüş gibi görünmekte ise de; antlaşmaların imzalanmasından hemen sonra; Rum tarafında Kıbrıs İlhak Cephesi=KEM adlı bir gizli örgüt kurulmuş ve bu örgütün, Başpiskopos Makarios tarafından açıklanmış olduğu gibi Enosis emellerinin takipçisi olduğu ilân edilmiştir.

    Örgüt elemanları; Kıbrıs’ın ilhakını ve Kıbrıs Türkünü yok etmeyi gaye edinmiş olan EOKA tedhişçileri ile iş birliği yapmaya başlamışlardır. Bunun sonucu olarak adadaki sindirme ve katliam olayları zaman içinde artırılarak Kıbrıs adası bir iç savaşa sürüklenmiştir.

    Kıbrıs Rum toplumunun lideri olarak Cumhurbaşkanlığına atanan Başpiskopos Makarios III, 1963 yılında Türklere tanınan ve Anayasa ile teminat altına alınan egemenlik ve siyasî eşitlik hakları ile ilgili 13 maddelik Anayasa değişikliği önerilerini gündeme getirmiştir.

    Bu maddeler, Cumhurbaşkanı yardımcısının veto yetkisinin ve Türklerin beş büyük yerleşim bölgesinde belediye kurma hakkının kaldırılması ile ilgili maddeler olarak tespit edilmiştir. Bu hareketin gayesi, Kıbrıs’ta yeniden bir huzursuzluğun başlatılması ve çıkarılan karışıklık sonucu Yunanistan-Kıbrıs bütünleşmesini sağlayacak olan Enosis emellerinin uygulamaya konularak gerçekleştirilmesinin başlatılması idi.

    Rum tarafı kendi taleplerinin reddedilmesi üzerine, şiddet yolu ile sindirme hareketlerine başlamış, Enosis hedefini gerçekleştirmek üzere hazırladıkları ve Türkleri imha için hazırlanan Akritas Plânı’nı uygulamaya başlamışlardır.

    Bu plân gereğince; 21 Aralık 1963’te Türk toplumuna karşı katliam başlatılmış ve Kıbrıs Türklerinin tarihlerinden, Uluslararası Antlaşmalarından, İnsan Hakları Beyanname ve Sözleşmelerinden doğan bütün hakları ellerinden alınmak istenerek, Kıbrıs’taki Türk varlığı tamamen yok edilmek istenmiştir. Tarihe “Kanlı Noel olarak geçen ve hunharca yapılan katliamlarda binlerce günahsız Türk çocukları, kadınlar ve mücahitler katledilmiştir.

    21 Aralık 1963 tarihinden sonra Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütün organları, yasa dışı yollar ile Kıbrıs Rumlarının tekeline girmiştir. Oluşturulmak istenen toplum biçimi ile sadece Kıbrıs Rumlarının devleti haline getirilen, Pan-Helenist yayılmacılığa hizmet eden, ırkçı ve ayrımcı düşünce ve eylemlere yer veren, mevcut Anayasa ve Milletlerarası Antlaşma esaslarından tamamen uzaklaşmış ve meşruluğunu yitirmiş bir Kıbrıs Cumhuriyeti ile karşı karşıya kalınmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti, bu insanlık dışı katliamlar karşısında antlaşmalardan doğan hakkını kullanacağını ve adaya askerî müdahalede bulunacağını İngiltere ve Amerika’ya bildirmiştir. Bunun üzerine 13 Mart 1964 tarihinde toplanan Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’a Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün gönderilmesine karar vermiştir.

    Güvenlik Konseyi kararından sonra adaya Barış Gücü askerleri yerleşmiş, fakat anlaşmazlık ve katliamlara bir çözüm getirilememiştir. İngiltere, Yunanistan Türkiye ve Amerika’nın katılımı ile Acheson Plânı hazırlanmış fakat hazırlanan plân Yunan ve Rum emellerinin gerçekleştirilmesi doğrultusunda olmuştur.

    6 Ağustos 1964 tarihinde Erenköy mevkiinde savunmak maksadı ile bir araya gelen Türk gençlerini, Barış gücünü “tatbikat yapıyoruz” diye kandırarak katletmişlerdir. Dünya tarihine ve basınına Erenköy Katliamı olarak geçen olay, Türk hükûmetinin havadan yaptığı müdahale ile durdurulabilmiştir.

    Türk ve Yunan başbakanları arasında yapılan çeşitli uzlaşma görüşmelerinden Yunanlıların Enosis’te ısrarlı olmaları sebebi ile bir sonuç alınamamıştır. Aslında bu barış görüşmeleri, Rumların yeni saldırılara hazırlanmaları için bir oyalama taktiği oluyordu. Nitekim 15 Kasım 1967 tarihinde Geçitkale ve Boğaziçi katliamları yapılmıştır. Türk hükûmetinin müdahale kararı ABD tarafından önlenmiştir.

    Kanlı Noel baskını ile başlayıp 11 yıldır devam eden Türk tarihini, kültürünü ve halkını yok etmeyi hedefleyen insanlık dışı katliamlar karşısında dünya basınında belge ve fotoğraflar ile yer verilmesine rağmen, hiçbir dünya ülkesi yardım etmemiş ve destek vermemiştir. Bu da şunu göstermektedir ki bütün dünya ülkeleri, Yunan emellerine hizmet etmekte ve Türk varlığının yok edilmesi pahasına Türk hükûmetinin müdahale hakkını kullanmasını engellemektedirler.

     

    Bu arada Kıbrıs’taki Rum yönetimi arasında siyasî anlaşmazlıklar çıkmış ve Papaz Makarios’a karşı yapılan bir darbe sonucu Makarios adayı terk etmiştir. Cumhurbaşkanlığına getirilen Nikos Sampson “Kıbrıs Elen Cumhuriyetini” ilân etmiş ve Türklerin yeni imha plânını hazırlamışlardır.

    Bu durum karşısında Kıbrıs Türk halkı, Rum yönetiminin her türlü sindirme, baskı, işkence ve silâhlı saldırılarına karşı çok zor şartlarda direnmiş, hiç bir zaman azınlık statüsünü kabul etmemiştir.

    Türklerin boyutu gittikçe artan ve her türlü insan haklarından yoksun cinayetler karşısında kendilerini korumak, varlıklarını devam ettirebilmek ve atalarından kalan yurtlarını topraklarını korumak ve müdafaa edebilmek için teşkilâtlanmaları zorunlu hale gelmiştir. Önce küçük gruplar şeklinde başlayan örgütleşme hareketleri, zaman içinde Türkler arasında tek bir çatı altında birleşme fikrini oluşturarak, Kasım 1957 senesinde Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) adı altında tek bir örgüt altında toplânma ve kurma çalışmalarını başlatmıştır.

    Bu örgütün kurulmasında o dönemde tanınmış bir avukat olan ve hayatını Kıbrıs Türkünün bağımsızlık mücadelesine adamış olan Rauf Denktaş ile Dr. Burhan Nalbantoğlu görev almışlardır. Kıbrıs Türkünün bağrından çıkan bu teşkilâta zamanın Türk hükûmeti de sahip çıkmıştır. 1 Ağustos 1958 tarihinden itibaren, T.C. Başbakanı Adnan Menderes ve Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu tarafından önce küçük fakat sonra, Türkiye’nin desteği ile tek bir örgüt haline getirilen TMT’nin direnişi ve savunması tarihe büyük bir destan yazdırmıştır.

    Gayesi:

    “Her gün biraz daha güçlenmekte olan EOKA’ya karşı Türklerin savunma sahasındaki boşluklarının giderilmesini sağlamak”,

    “Kıbrıs’taki yer altı Türk direniş güçlerini bir çatı altında birleştirmek”

    “Türkiye’deki mukavemetçiler arasındaki bağları kurmak ve güçlendirmek”,

    “Kıbrıslı Türkler arasında güven duygusunu geliştirmek” olarak tespit edilmiştir.

    Kıbrıs Türk halkı; Türkiye’den gördükleri maddî manevî desteğin yanında EOKA’ya karşı canını koruma pahasına, kurmuş olduğu Mukavemet teşkilâtı ile direnmiş, pek çok şehit vermiş, atalarının oturduğu köyleri ve yerleşim birimlerini terk etmiş olmasına rağmen; eşit egemenlik, eşit ortaklık haklarından taviz vermemiş, varoluş, kurtuluş ve Türkiye’nin ada üzerindeki haklarını koruma mücadelesini büyük özveriler ile 20 Temmuz 1974 tarihine kadar sürdürmüştür.

    Türkiye Cumhuriyeti, bir toplumun toplumsal hak ve hürriyetine sahip olmadan, ferdî hak ve özgürlüklerinin söz konusu olamayacağını bütün dünya ülkelerine bir defa daha tarih önünde göstermek, Türkiye’nin tarihi ve milletlerarası antlaşmalarından doğan yasal garantörlük hakkını kullanmak sureti ile kahraman Türk Silâhlı Kuvvetleri'nin Kıbrıslı Türk mücahitleri ile birlikte sonuçlandırdığı ve Kıbrıs Türklerine huzur, barış, güvenlik ve özgürlük ortamı içinde yaşama imkânı sağlayan Barış Harekatı’nı 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirmiştir. Bu harekat sonucunda Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğini sağlamak ve Kıbrıs adası üzerindeki antlaşmalardan doğan yasal haklarını kullanarak, Türk ordusu Kıbrıs adasına yerleşmiştir.

    Barış Harekatı ile Kıbrıs’ta yeni bir coğrafya ve yeni bir siyasî zemin oluşturulmuştur. 20 Temmuz 1974 Türk Barış Harekatı ile oluşturulan yeni zemin üzerinde; adanın kuzey kısmında, 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, adanın güney kısmında da Güney Kıbrıs Rum Devleti kurulmuştur. İngiltere ise, bir politik manevra ile Kıbrıs adasına yerleşmiş, adanın idaresindeki basiretsizliği ile adada yaşayan iki toplumu birbirine düşürmüş buna rağmen, adadaki askerî üstlerini koruyarak Kıbrıs adasında kalmayı başarmıştır. Onun için önemli olan; her zaman için Akdeniz’de bir güç olarak kalmayı sağlamaktır ve sonunda onu da başarmıştır.

    20 Temmuz 1974 tarihinden sonra Türk yönetimi yeni sınırlar içinde düzenini kurmaya başlamış ve 13 Şubat 1975 tarihinde “Kıbrıs Federe Devleti’ni kurmuştur. Uluslararası hukuka göre, devlet olma vasfına haiz olan bir durumda bulunulmasına rağmen milletlerarası alanda tanınma talebinde bulunmamıştır. Çünkü, her türlü haksızlığa rağmen “Federal Kıbrıs Cumhuriyeti”nin kurulmasına zemin hazırlamak gibi bir iyi niyet gösterme çabasında idi. Oysa Rumlar her türlü görüşmelerinde Türkleri azınlık statüsünde görmek istediklerini beyan ederek, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndan 13 Mayıs 1983 tarihinde tek taraflı olarak kendi lehlerinde karar çıkartmışlardır.

    Bulunduğu hukukî konum sebebi ile self-determinasyon hakkını kullanma yetkisine sahip olan Kıbrıs Federe Devleti bağımsızlığını 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurarak ilân etmiştir.

    Stratejik açıdan büyük önemi olan Kıbrıs adasının son yıllarda jeo-politik ve jeo-ekonomik öneminin giderek daha belirgin bir hal aldığı gözlenmektedir. Atatürk, 1938 yılında Akdeniz’de yapılan askerî manevraların birinde genç subaylara: Türkiye’nin yeniden işgal edilmesi halinde ikmal yollarından birinin ne olduğu konusunda, Kıbrıs’ı göstererek“Kıbrıs’a dikkat ediniz, eğer Kıbrıs düşman ellerinde ise bütün ikmal yollarımız tıkanmış demektir” diyerek Kıbrıs’ın önemini ortaya koymuştur.

    Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra Kıbrıs adasının önemi oldukça çok artmıştır. Doğu Akdeniz’de ticaret ve Balkanlar-Kafkasya-Orta Doğu petrol ulaşım yollarını kontrol altında tutmak ve Orta Doğu ülkelerinin siyasî, ekonomik ve askerî açılardan etkin bir şekilde kontrolünü sağlayabilmek için stratejik önemi çok fazla olan bir operasyon yeri olarak kabul edilmektedir.

    Kıbrıs adası, Doğu Akdeniz’deki jeo-politik ve jeo-ekonomik konumu itibarıyla; özellikle son yıllarda uluslararası alanda ve bölgede meydana gelen hızlı siyasî ve ekonomik gelişmeler sonucu, başta İskenderun Körfezi olmak üzere giderek artan güney sahil ve limanlarımızın önemi nedeni ile Türkiye açısından da stratejik değerini gittikçe artırmaktadır.

    Düşman elinde bulunmayan bir Kıbrıs, Türkiye’nin güneyden kuşatılmasının önlenmesinin yanında, Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan, Londra ve Zürich Antlaşmaları ile Ege ve Akdeniz’de kurulan siyasî dengenin korunması açısından, Azerbaycan, Hazar, Kazakistan, Türkmenistan, Irak ve İran petrollerinin ve doğalgazın İskenderun Körfezi çıkışını kapatarak bir tehdit yaratmaması açısından, Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) Akdeniz’e açılım merkezi olması ve Yunanistan’ın Megalo İdea’sına geçit vermemesi açısından da önem arz etmektedir.

    Ayrıca, adada yaşayan 200 bini aşkın Türk nüfus ile tarihî ve kültürel bağların bulunması, bir Akdeniz ve Orta Doğu ülkesi olan Türkiye’nin bu bölgede ekonomik ve siyasî varlığını devam ettirebilmesi için önemlidir. Ege Denizi mevcut adaları ile birlikte bir Yunan gölü haline getirilmiştir. Türkiye’nin ise uluslararası sulara çıkış yolu ancak Kıbrıs üzerinden olabilecektir.

    Son on yıl içerisinde Türkiye’nin güneyi, Orta Asya petrollerinin ve enerji hatlarının denize ulaştığı bölge olması sebebi ile ekonomik ve ticarî yönden korunması ve güvenlik altına alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. Güneydoğu Anadolu (GAP) Projesi’nin tamamlanması sonucu o bölgenin dünyaya açılma yolu Mersin-İskenderun bölgesidir. Bu limanların Kıbrıs’a uzaklığı 40 mil kadardır. Önemli bir pazar olan Asya ülkelerinin dünyaya açılmasında Türkiye’nin güney sahilleri önemli bir çıkış kapısı olmakta ve bu kapı üzerinde Kıbrıs adası bulunmaktadır.

    Batıdan Yunan adaları ile çevrilmiş bulunan Türkiye güneyden de çevrilirse savunma ve güvenlik açısından Türkiye’nin durumu sıkıntıya düşebilir. Türkiye bugün dünyanın ekonomik, siyasî ve sosyal yönlerden en problemli bölgesi olan Orta Doğu-Kafkasya ve Balkanlar arasında bulunmaktadır. Bu sebeple Kıbrıs, Türkiye’nin uluslararası güvenliği siyasî ve millî çıkarları açısından önemlidir. Bu sebepler ile oradaki Türk varlığının devamını sağlamak, refah seviyelerini artırmak ve mevcut ekonomik, sosyal, siyasî, kültürel ve güvenlik sorunlarının bir an önce çözülmesi gerekmektedir.

    Devamı.. »
  • Kazakistan Cumhuriyeti

     

    1980’li yılların ikinci yarısı ve 1990’lı yılların başları, bir zamanların süper gücü olan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasına şahitlik etti ve akabinde de Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kuruldu. Bir binada yaşayan, on beş Sovyet Cumhuriyet “kendi ulusal dairelerine” sahip oldu. Bu dönem zorlu siyasî ve sosyo-ekonomik çalkantılarla geçti. Aynı zamanda bu devletlerin her biri için millî bağımsızlık ve devlet egemenliği sorunları daha da ön plana çıktı. Stalin totalitarizmi zamanında Sovyetler Birliği içerisinde bulunan halkların toplumsal ve milli düşüncesi önemli ölçüde zarar gördü.

    1986 yılının Aralık ayı, Kazakistan Cumhuriyeti birinci Cumhurbaşkanı N. A. Nazarbayev’in dediği gibi, Kazakistan’ın bağımsızlık ve egemenliğine kavuşmasının başlangıcı olmuştur. 1986 yılının Aralık olayları Kazak gençlerinin millibilincinin ne kadar yükseldiğinin kanıtıdır. Bu bilinç, yüzyıllarca halkları tutsak yaşamaya mecbur eden, totaliter sistem karşısında korkuyu yenenlerin ilklerindendi. Bu gençler kendi halkları adına, artık her halka özgü olan milli gurur hissinin ezilmesine izin verilmeyeceğini açıkça ifade etti. Kazak tarihinde dramatik ve önemli dakikalar, saatler ve günler az olmamıştır. Kazak halkının yeni milli tarihindeki dramatik ağırlık taşıyan önemli anların biri de, 1986 Aralığında yaşanan üç gündür. Yeni demokratik düşüncenin ilk filizi, Sovyet sistemi tarafından “kadife” (aşırı) milliyetçilik göstergesi olarak tanımlandı.

     

    Daha sonra bana, bütün Kazak halkının üzerindeki bu “aşırı” milliyetçilik damgasının kaldırılması için, bu bulguyu M. S. Gorbaçev’in de içinde bulunduğu bir çok kişiye, defalarca anlatmak, inandırmak düştü. Sonuçta, Komünist partisi Merkez Komitesi Politbürosu kendi kararını iptal etmek zorunda kaldı.

    Sovyet hakimiyeti, modası geçmiş erki sınırsız, her yere ulaşabilen, baskıcı emir sistemi yönetimiyle idare edilen, üniter bir devlet haline dönüştü. Bu şartlar altında, cumhuriyetler ve merkez ilişkilerinde yeni esaslar üretecek yeni Birlik anlaşması imzalama mecburiyeti ortaya çıktı. Nisan, 1990’da SSCB Yüksek Kurulu “SSCB Cumhuriyetleri ve Otonom Devletleri Arasındaki Ekonomik İlişkiler Esası” ve “Birlik İçerisindeki Cumhuriyetlerin SSCB’den Ayrılma Sorunun Çözüm Düzeni” kanunlarını kabul etti.

    Ancak olaylar hızla gelişiyordu, Baltık cumhuriyetlerinin ardından Gürcistan Cumhuriyeti de, kendi devlet bağımsızlığı ve SSCB’den ayrılma kararlarını aldı. Rusya Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyeti (RSFSR) Yüksek Kurulu’nda, Egemenlik Bildirisi’nin kabul edilmesi de, olayların gelişmesinde büyük etki yaratı.

    25 Ekim 1990’da Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (KSSC) Yüksek Kurulu, “Kazak SSC’nin Devlet Egemenliği Bildirisi’’ni, kabul etti. Bildiri’de, “Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti bir egemen devlet olup, diğer egemen cumhuriyetlerle Birliğe kendi iradesi ile katılır ve aralarındaki ilişkileri de anlaşmalar esasına göre düzenler, ayrıca Birlik’ten ayrılma hakkına da sahiptir” denilmekteydi. Egemenlik Bildirileri, diğer SSCB devletlerinde de kabul edilmiştir. Bütün olanlar, yeni bir Birlik anlaşmasının, milletlerarası ilişkiler konusunda ertelenmeyecek kararların hazırlanmasını ve kabul edilmesini talep eden yeni bir durum oluşturdu.

    Dolayısıyla çok uluslu devletin halkları arasındaki ilkesel ilişkiler esasıyla ilgili iki önemli yaklaşım belirlenmektedir.

    Birinci yaklaşıma göre, yenilenmiş Federasyon, Cumhuriyetler ve Birlik arasında yetkilerin paylaşılması üzerine kurulmalıydı. Üyelerin her birinin, kendi egemenlik haklarının bir kısmını merkeze (Birliğe) devretmesi, gerçekte sınırlı egemenlik teorisinden kaynaklanmaktaydı. Ayrıca var olan ortak milli-ekonomi kompleksinin ve tüm dünyada gerçekleşen nesnel entegrasyon sürecinin korunması mecburiyeti de bu fikrin ortaya atılmasına bir gerekçedir.

    Konuyla ilgili diğer bir yaklaşım ise, egemenliğin her bir halkın doğal ve ayrılmaz hakkı olduğu görüşüne dayanmaktaydı. Buna göre, egemen bir devlet olan Cumhuriyet, merkeze herhangi bir yetki vermez, üstelik kendisi çeşitli şekil araçları vasıtası ile merkez idaresine direkt olarak katılır. Buna ek olarak Cumhuriyet, kabul etmeyeceği merkez kararlarına engel olabilmek için, Anayasal imkanlarla da donatılmalıdır.

    Bu yaklaşım, hayatî önem taşıyan (Birlik içerisindeki) ortak ekonomik yapıların, ulaşım, enerji vb. sistemlerin bütünlüğünü koruma mecburiyetinden kaynaklanmaktaydı. Ayrıca mevcut yaklaşım, ardı ardına gelen demokrasi ilkelerine cevap vermekteydi ve milletlerarası ilişkilerdeki uyuşmazlıkların kaldırılmasına yardım ederek, Birlik, devletin sağlamlılığının esası olabilirdi.

    1990-1991 yıllarında, Sovyetler Birliği’nde, SSCB’nin geleceği konusu tartışılırken, Kazakistan, yenilenmiş Federasyon ve cumhuriyetlerin egemenliği prensipleri üzerine, Birliğin korunmasına aktif katkılarda bulunur. N. A. Nazarbayev, konfederatif kuruluşun yapılanması insiyatifini gündeme getirdi. Ancak, ülkede merkezkaç eğilim hakimdi, bu da haşmetli Sovyet Devleti’nin tamamıyla çöküşünü beraberinde getirdi. 8 Aralık 1991’de Belovejsk’de (Beyaz Rusya) Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kurulması Antlaşması ve bunu takip eden 21 Aralık ek “Protokolünün” (Almatı Bildirisi) imzalanması sonucunda, SSCB bir devlet olarak varlığını feshetmiştir.

    Bu olay, XX. yy.’ın sonunda gerçekleşen küresel olaylardan biriydi. Yetmiş üç yıl varlığını sürdüren Sovyet devlet sistemi modeli insanlık tarihinde, tarihin vakayinamesinde daima hatırlanma hakkını kazanmıştır. SSCB tarihi hakkında çok yazıldı ve daha da çok yazılacaktır.

    Günümüzde bütün Post-Sovyet devletleri için önemli olan konu, Sovyetler Birliği’nin dağılma nedenlerinin araştırılmasıdır, zira gelecek perspektiflerin ve önceliklerin uygulanabilirliği genellikle bu araştırmalara bağlı olacaktır. N. A. Nazarbayev, “XXI. yy.’ın Eşiğinde” adlı eserinde bu sebeplerin açıklamasını yapmaktadır: “SSCB’nin çöküş nedenleriyle ilgili açıklamalar genelde iki kutupsal yaklaşıma dayanmaktadır.

    Birincisi SSCB’nin dağılışı, ideolojik ve jeopolitik rakibin dış ve iç güçlerle bilinçli bertaraf edilmesidir. İkinci yaklaşım ise, bu yıllarda yaşanılanların öznel ve nesnel nedenlerine bakmaksızın, dağılmanın kaçınılmaz bir süreç olduğunu açıklamaktadır. Elbette bunlar en uç görüşlerdir, ama bu görüşler, bugünkü Post-Sovyet dünyasında karşılaşılan görüş çeşitlerini karakterize eden, iki siyasî düşünceyi son derece net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu görüşlerin daha ayrıntılı ve kanıta dayalı olanı da, SSCB’nin çöküşünün ilk önce bilgisel/haberleşme ve anlamsal savaş seyrinde Sovyetler Birliği’nin konumunun yavaşça aşındırıldığı sürece dayalı olan araştırmadır.

    Ekonomi ve devlet iktidarı sisteminin hızlı çöküşü, Kazakistan’da siyasî ve ekonomik hayatın istikrarının düzelmesine hizmet edecek, Cumhurbaşkanı yönetiminin uygulanması ihtiyacını yarattı. 24 Nisan 1990’da Kazakistan Cumhuriyeti Yüksek Kurulu tarafından, Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (KSSR) Cumhurbaşkanı makamı kuruldu. Parlamento’nun dönem toplantısında yapılan gizli oylama sonucunda, Cumhurbaşkanlığı görevine N. A. Nazarbayev seçildi. Cumhurbaşkanı’nın, Semey/Semipalatinsk nükleer poligonundaki denemelerin yasaklaması, II. Dünya Savaşı gazileri ve bu statüye uygun görülen vatandaşların sosyal haklarının korunması ve yardım yapılması konusundaki kararları, Kazakistan’daki demokrasi gelişiminin göstergeleri oldu.

    Ayrıca, 17-18 Aralık 1986 Almatı olaylarının nihai durumunun değerlendirilmesi için özel komisyon da kuruldu.

    1 Aralık 1991’de, Kazakistan Cumhurbaşkanı’nın halk seçimi gerçekleştirildi ve seçim sonucu itibarıyla, 10 Aralık tarihinde N. A. Nazarbayev, Kazakistan’ın Cumhurbaşkanı olarak görevine resmen başlamış oldu. Aynı tarihte alınan bir kararla, Kazakistan SSC’yi adı, Kazakistan Cumhuriyeti olarak değiştirildi.

    Kazakistan Yüksek Kurulu’nda kabul edilen ve 16 Aralık 1991’de yürürlüğe giren “Kazakistan Cumhuriyeti’nin Milli Egemenliği” hakkındaki, Anayasa kanununda şu konulara yer verilmekteydi: “Kazakistan Cumhuriyeti bağımsız, demokratik ve hukuk devletidir. Kazakistan Cumhuriyeti kendi milli sınırları içinde tam iktidara sahiptir, iç ve dış siyasetlerini bağımsız olarak tayin eder.” Daha sonra, 1993 yılında bu durum Kazakistan Cumhuriyeti Anayasası’nda pekiştirilmiştir. Kazakistan’ın egemenlik yıllarında, toplum ve hayatın çeşitli yönlerinde ciddî değişiklikler yaşandı. Bunların önemlilerini gözden geçirelim.

    Devamı.. »
  • Azerbaycan Bayrakları

     

    Azerbaycan’da her yıl 28 Mayıs-Cumhuriyet günü, 26 Haziran Silahlı Kuvvetler günü, 18 Ekim Devlet Müstakilliğinin Yeniden Kurulması Günü, 12 Kasım Konstitusiya günü, 17 Kasım Milli Diriliş günü, 31 Aralık Dünya Azerbaycanlılarının ve Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin Birlik günü, 21-22 Mart Nevruz bayramı, ayrıca dini bayramlar olan Kurban ve Ramazan bayramları da kutlanmaktadır.

     

    güney azerbaycan bayrağı azerbaycan cumhuriyeti bayrağı

     

    20 Ocak-Matem günü istiklal uğrunda helak olanların defnolduğu Şehitler Kabrini yüzbinlerce kişi ziyaret eder. 1992 yılının Şubat’ında Ermeni silahlı kuvvetlerinin yaptıkları Hocalı soykırımı kurbanlarının hatırasına saygı alameti olarak her yıl Şubatın 26’sında, saat 1700’de bütün ülkede bir dakikalık saygı duruşunda bulunulur.

     

    azerbaycan bayrağı harita

    Kominist Partisi dağıtılıp Azerbaycan’ın bağımsızlığı yeniden kurulduktan sonra Milli Meclis 1992 yılında “Siyasi Partiler Kanunu”’u kabul etti. Bu kanuna dayalı olarak ülkede çok partili döneme geçilmiş oldu. 2000 yılında ülkede resmi kayıtlara geçmiş 34 siyasi parti ve 1000’den fazla içtimai birlik faaliyet göstermektedir. En büyük siyasi partiler Musavat, AHCP, AMİP ve Yeni Azerbaycan Partisi’dir.

    Ülkenin en eski ve halkın büyük ekseriyetinin desteklediği ve Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğruna milli-azadlık mücadelesinde rehber olan siyasi parti Musavat’tır (“Beraberlik”). Musavat Partisi 1911 yılında Bakü’de kurulmuştur. Partinin ilk başkanı Azerbaycan milli ideoloğu ve milli-azadlık hareketinin lideri Mehemmed Emin Resulzade’dir.

     

    Azerbaycan Tarihi 
    Azerbaycan Edebiyatı 
    Azerbaycan Coğrafyası 
    Azerbaycan Nüfusu 
    Azerbaycan Ekonomisi 
    Azerbaycan Türkçesi 
    Azerbaycan İklimi ve Yer Altı Kaynakları 
    Azerbaycan Kültür ve Medeniyeti 
    Azerbaycan Haritası 
    Azerbaycan Bayrağı

    Devamı.. »
  • Azerbaycan İklimi ve Yer Altı Kaynakları

     

    Azerbaycan Cumhuriyeti’nin dünyanın orta enliklerinde, Güney Kafkas’ın doğusunda bulunması ve Doğuda Hazar Denizi ile sınır olması onun tabii şartlarına büyük tesirde bulunmuştur. Arazinin %65’inin iklimi alttropikal, %33’ü ise mülayimdir. Arazinin takriben yarıdan fazlası faal temperatur (yani 100C’den fazla olan orta sıcaklık ortalaması) 4000-47000C olmaktadır.

    Şirvan, Muğan, Mil, Karabağ düzlüklerinde, Lenkeran ovasında, Apşeron’da yıllık ortalama sıcaklık 14,0-14,50C’tır. Bu sıcaklık ortalaması zeytin, pamuk, çay gibi sıcaklığı seven bitkileri yetiştirmeye ve aynı sahadan yılda iki defa mahsul almaya imkan verir. Dağ eteği düzlüklerde ve alçak dağlık arazilerde ortalama sıcaklık 10-120C arasındadır. Ahalinin %90’ı sıcaklık ortalaması yıllık 100C ve daha yüksek olan arazilerde yerleşmiştir.

    Azerbaycan’ın zengin tabii şartları ve tabii ihtiyatları ahalinin hayatı ve geçimini sağlaması için oldukça elverişlidir. Ülke arazisi maden, maden dışı enerji ve diğer faydalı yer altı kaynakları açısından zengindir. Azerbaycan petrol ve gaz yatakları ile meşhurdur. Ülke arazisinin %70’i petrol ve gaz yataklarıyla kaplıdır. En çok petrol ve gaz yatakları apşeron yarımadasında, Hazar Denizi’nin Şelf bölgesinde, Bakü ve Apşeron burunlarındadır. Bundan başka, güneydoğuda Şirvan, merkezi Aran, Gobustan, Ceyrançöl, Acınohur, Siyazen bölgesinde de petrol yatakları vardır. Son yıllarda Hazar Denizi’nde Çırag, Azeri, Güneşli vb. yeni zengin petrol yatakları keşfedilmiştir. Çıkarılan petrolün büyük ekseriyeti deniz yataklarındadır.

    Dünyada meşhur olan Neftalan tedavi petrolü ile üşütme, deri hastalıkları tedavi edilmektedir ve onu bir ilaç gibi harici ülkelere ihraç etmektedirler. Azerbaycan dünyanın eskiden beri petrol üreten ülkelerinden biridir. Yüz elli yıldan fazladır ki, petrol yatakları istismar edilmektedir. Neticede yer kabuğunun üst katında olan petrol kaynakları tükenmektedir. Bugün, ülke arazisinde bulunen petrol rezervlerinden %70’den fazlası 3000 m’den fazla derinlikte olan katmanlardadır.

    Gaz rezervlerinin de %90’dan fazlası 3000 m’den fazla derinliklerde bulunmaktadır. Azerbaycan arazisinde petrol ve gazdan başka, Gobustan ve İsmailli bölgelerindeki yanıcı materyaller bulunmaktadır. Azerbaycan maden, yer altı kaynaklarından alunist, demir, kobalt, mis, polimetal maden yatakları açısından da zengindir. Ülkenin küçük Kafkas bölümünde maden yatakları daha çoktur. Burada demir, mangan, titan, kromit, Bakür, kobalt, polimetal, sürme, altın, gümüş, molibden v.s. yatakları mevcuttur.

    Kafkasya’da bilinen en büyük demir madeni yatağı Daşkesen’dedir. Bu yatağın madeni yüksek kalitesi ise diğerlerinden farklıdır. Zeylik alunit yatağı rezerviyle dünyada tanınmaktadır. Bu komplekste kalium, vanadium ve başka nadir metaller de vardır. Kelbecer, Gadebey bölgelerinde Bakür yatakları bulunmaktadır. Polimetal maden yatakları Gümüşlü, Mehmana ve Filizçay’dadır. Nahçıvan arazisindeki Paragaçay molibden yatağı sanayi hammaddesi olarak önemlidir. Küçük Kafkas ve Nahçıvan bölgeleri civa yatakları ile zengindir. Özellikle, Kelbecer bölgesindeki Şorbulak ve ağyatak kaynakları da meşhurdur.

    Sanayide önemli olan altın yatakları Kelbecer ve Zengilan bölgelerindedir. Azerbaycan arazisi maden dışı yer altı kaynaklarıyla da bilinmektedir. Gobustan, Apşeron, Ağdam, Zeyam, Tovuz, Daş Salahlı kıymetli taşları, Şahtahtı, Kelbecer travertin taşları, Daşkasen mermeri, Yukarı Ağcakend jipsi ve Hacıvelli kuvars kumları büyük gelir kaynakları olarak bulunmaktadır. Cumhuriyet’te, tebeşir, inşaat kireci, çaytaşı, kum vs. oldukça çoktur.

    Cumhuriyet’te mühtelif kimyevi terkipli madeni su kaynakları vardır. Bu zenginlikten dolayı Azerbaycan toprakları “madeni sular müzesi” olarak adlandırılır. Burada kimyevi terkipleri dikkate alındığında birbirinden farklı on civarında madeni su çeşidi bulunmaktadır. Kelbecer bölgesindeki Sıcaksu bazı özellikleriyle bilinen meşhur Karlovi Vari suyundan da üstündür.

    Bu suyun yıllık debisi 600 mln. litredir. Ancak, bu arazi şimdi Ermenistan silahlı kuvvetlerinin işgali altındadır. Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’ndeki Bademli, Sirab ve Vayhır madeni suları ülke dışında da bilinmektedir. Apşeron yarımadasındaki Surakanı ve Şıh, Deveci bölgesindeki Kalealtı, Culfa bölgesindeki Dağrıdağ, Kuba bölgesindeki Haltan, Şuşa bölgesindeki Turşsu ve Şirlan ise tedavi maksatlı madeni sularındandır. Bunlarla birlikte Azerbaycan’da oldukça fazla termal su kaynakları mevcuttur. Termal su kaynakları Talış dağlarında, Büyük Kafkas’ın güney ve kuzeydoğu yamaçlarında da oldukça fazladır.

    Azerbaycan arazisinde irili ufaklı 8400’e yakın çay var. Bunlardan 850’sinin uzunluğu 5 km’den fazladır. Uzunluğu 100 km’den fazla olan çayların sayısı toplam 21’dir. Azerbaycan küçük dağ çayları ülkesidir. Düzlüklerde bu çaylar Kür ve Aras çaylarıyla birleşir ve daha sonra Hazar Denizi’ne dökülür. Çayların yıllık ortalama su debisi 31 km3’e yakındır.

    Uzunluğuna ve su miktarına göre Azerbaycan’ın en büyük çayları Kür ve onun sağ kolu olan Aras’dır. Bu çaylar Azerbaycan’a bereket, hayat getirdiklerinden halk arasında onlara “Ana Kür” ve “Han Aras” da denilir. Kür Çayı Türkiye arazisindeki Kızılgedik dağının kuzeydoğu yamacından başlar. O, Gürcistan arazisinden geçerek, Azerbaycan arazisine girer. Mingeçevir barajına kadar Kür çayı düzlük ve alçak dağlık arazilere, sonra da Kür-Aras ovalığı ile akarak Hazar Denizi’ne dökülür. Kür Çayı’nın umumi uzunluğu 1515 km’dir, onun 906 km’si Azerbaycan Cumhuriyeti’nin arazisindedir. Onun havzasının sahası Aras’la birlikte 188. 000 km2’dir. Kür Azerbaycan’da yegane çay suyu yoludur.

    Kür-Aras ovasındaki geniş toprak sahalarını sulamak ve elektrik enerjisi almak maksadıyla 1953’te Kür çayı üzerinde Mingeçevir barajı yapılmıştır. Aynı barajdan yapılan kanallarla on bin hektar ekim sahası sulanmaktadır. Kür üzerinde 1956 yılında Varvara, 1981-1983 yıllarında Şemkir, sonra da Yenikend barajları ve su elektrik istasyonları yapılmıştır.

    Aras çayı Türkiye arazisinde Bingöl silsilesinden başlar ve Sabirabad şehri yakınlarındaki Sugovuşan köyünde Kürle birleşir. Uzunluğu 1072 km’dir. 1970 yılında Aras üzerinde inşa edilmiş barajdan hem Nahçıvan’a, hem de İran’a elektrik enerjisi verilmektedir. Samur çayı Azerbaycan’ın kuzeydoğusunda en büyük çaydır. O, Dağıstan arazisinden başlayıp Hazar Denizi’ne dökülür. Uzunluğu 216 km, havzasının sahası 4. 400 km2’dir. Samur çayı üzerinde baraj inşa edilmiştir.

    Büyük Kafkas’ın kuzeydoğu yamacından başlayan Gusarçay, Gudyalçay, Garaçay, Velvelaçay, Gilgilçay ve Ataçay da Hazar Denizi’ne dökülür. Gobustan ve Apşeron yarımadasının çayları esasen yağmur suları ile beslenmektedir. Büyük Kafkas’ın güney yamaçlarından akan Mazımçay, Balakençay, Talaçay, Katehçay, Kürmükçay, Şinçay, Kişçay, Daşağılçay Alazan-Ayriçay vadisinde alazan ve Ayriçayla birleşirler.

    Şirvan çaylarına Alicançay, Türyançay, Göyçay, Girdimançay ve Ağsuçay dahildir. Onlar Büyük Kafkas’ın güney yamacından akarak Kür çayı ile birleşirler. Küçük Kafkasın kuzeydoğu yamaçlarından akan ağstafaçay, Tovuzçay, Asrikçay, Zayamçay, Şamkirçay, Genceçay, Kürakçay, Kürle birleşerek, onun sağ kollarını oluştururlar. Küçük Kafkasın güneydoğu yamacından akan Tartarçay, Haçınçay, Gargarçay, Hakariçay, Ohçuçay esasen yeraltı ve yağmur suları ile beslenmektedir. 1969’da Ağstafaçay, 1977’da ise Tartarçay üzerinde barajlar inşa edilmiştir.

    Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin esas çayları Arpaçay, Nahçıvançay, Alincançay, Gilançay ve Ordubad çaydır. Arpaçay üzerinde baraj inşa edilmiştir. Talış dağlarından akan Vileşçay, Lenkarançay, Astaraçay daha çok yağmur suları ile beslendiği için ilkbahar ve sonbahar aylarında taşar. 1977’de Lenkeran bölgesi arazisinde sulama için Hanbulançay üzerine baraj inşa edilmiştir.

    Azerbaycan Cumhuriyeti arazisinde 700’e yakın göl var. Lakin bu göllerin ekseriyeti yaz aylarında kuruyor. Kurumayan tabii göllerin sayısı 250 kadardır. Sahası 1 km2’den çok olan ve gelir amaçlı kullanılan göllerin sayısı 25’dir. Göçük ve kırılmalar sebebiyle oluşan bend gölleri dağlık ve kısmen de dağ eteklerinde çoktur. Örneğin, Göygöl, Maralgöl, ağgöl, Ganlıgöl ve Batabat gölü bu türlü göllerdir. Azerbaycan arazisindaki en büyük göller Acınohur, Büyükşor, Binagadi ve Masazır gölleridir. Göllerin ahalinin geçiminde büyük önemi bulunmaktadır. Gence şehrinin ahalisi Göygöl’ün suyundan içme suyu olarak istifade etmektedir.

    Kendine mahsus güzelliği ile tanınan Göygöl ve Maralgöl etrafında istirahat ve turizm bölgesi kurulmuştur. Göygöl Kepez Dağı’nın eteğinde bulunmaktadır. Onun etrafında benzer şekilde yedi göl bulunmaktadır. 1139’daki şiddetli deprem sonucunda Kepez Dağı’nın yalçın kayaları etrafa dağılmış, Kepezin etekleri ile akan Ağsu çayının ve onun kollarının karşısını kesmiştir. Heyelanların meydana getirdiği bent sonucunda Göygöl, Maralgöl, Zaligöl, Ağgöl, Şamlıgöl, Ördekgöl, Ceyrangöl ve Garagöl oluşmuştur. Göygöl deniz seviyesinden 1556 m yükseklikdedir. Sathının sahası 80 hektara yakındır. Gölün uzunluğu 2450 m, eni 595 m, en derin yeri 95 m’dir. Gölün sahili yeşil ormanlarla kaplıdır. Buradaki temiz ve şeffaf suyun hacmi 24 mln. m3’e yaklaşmaktadır.

    Maralgöl deniz seviyesinden 1902 m yükseklikte bulunur. Sahası 23 hektar, en derin yeri 60 m’dir. Maralgölden akan ağsu çayı Göygöl’e dökülür. Büyük Alagöl Karabağ volkan yaylasında, deniz seviyesinden 2729 m yükseklikte bulunur. Gölün en uzun yeri 3,7 km, en ğeniş yeri 2,9 km’dir. Sahası 5 km2’ye yakın, en derin yeri 9 m’den fazladır.

    Işıklı dağının kuzeydoğu yamacında, deniz seviyesinden 2666 m yükseklikte Garagöl bulunur. Gölün sahası 1,8 km2, en derin yeri 10 m’ye yakındır. Nahçıvan Muhtar Cumhuriyeti’nin arazisinde Nahçıvan çayın kaynağında Batabat gölü ve Kükü çayın kaynağında Ganlı Göl bulunur.

    Azerbaycan’da 140 civarında yapay göl vardır. Toplam 1. 000. 0000 km3’den fazla kapasiteden muhtelif özelliklere sahip 34 su barajı ve bendi bulunmaktadır. Bunlardan en önemlisi Mingeçevir su barajıdır. Mingeçevir barajı Kür Çayı’nın Bozdağı’ndan geçtiği yerde kurulmuştur. Azerbaycan’da büyüklük açısından ikinci baraj Aras üzerinde kurulmuştur. 143 km2 sahada kurulu olan baraj Mingeçevir’den 3/4 oranında küçüktür.

    Azerbaycan’da sulama ihtiyacı olan bölgelerde su kanalları da inşa edilmiştir. 90. 0000 km’den fazla olan bu kanallar vasıtasıyla 1.300.000 hektar arazi sulanmaktadır. Bu kanalların en önemlileri Samur-Apşeron, Yuharı Karabağ, Yuharı Şirvan, Azizbayov, Sabir, Baş Mil, Baş Muğan’dır.

    Hazar Denizi Azerbaycan’ın iktisadi hayatında büyük rol oynar. Ülkede petrol ve gaz sanayisinin, balık üretiminin ve su nakliyatının inkişafı Hazarla iç içedir. Hazar’ın Azerbaycan sahillerinin saf deniz havası, güzel sahil manzaraları, bol güneşli ve narin kumlu plajları yaz tatili için gelen turistler vasıtasıyla ayrı bir gelir kaynağı oluşturmuştur.

    Hazar, beş ülkenin denizidir. Onun etrafında İran, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Türkmenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti bulunur. Hazar’ın, Azerbaycan sınırı 800 km’den fazladır. Tarih boyunca Hazar Denizi’ne Kaspi, Halın, Bakü, Gürden, Derbend gibi 70’e yakın ad verilmiştir. Avrupa ve Doğu ülkelerinde, Kaspi, Azerbaycan’da ise Hazar denilir. Her iki isim de tarih boyunca onun kıyılarında yaşamış olan Türk boylarınca verilmiştir.

    Hazar Denizi’nin sahası 371.000 km2, hacmi 76.000 km3’dir. Deniz kuzeyden güneye doğru yaklaşık 1200 km mesafe, eni 320 km, ortalama derinliği 184 m, en derin yeri Lenkaran çöküntüsünde 1020 m, denizin sahil hattının uzunluğu 6.500 km’dir. En önemli yarımadaları Apşeron, Mangışlak, Buzaçı, Çalaken, Türkmenbaşı; başlıca adaları Bakü ve Apşeron, Çeçen, Ogurçı, Kulalı adaları; önemli körfezleri Garaboğazgöl, Bayıl buhtası, Krasnovodsk, Mangistav, Gızılağaç, Türkmen yarımadalarıdır.

    Hazar Denizi’ne kuzeyden Volga, Ural, Emba çayları, batıdan Terek, Sulak, Samur ve Kür çayları, güneydoğudan atrek, güneyden-Güney Azerbaycan arazisinden Gızılüzen (Safidrud) ve başka çaylar da dökülür. Hazar sularında tuzluluk kuzeyden güneye doğru artar. Güney ve güneydoğu kısımlarında, özellikle Garaboğazgöl etrafında tuzluluğun yüksek olması aynı arazilerin keskin kurak iklimi ile ilgilidir. Bu bölümlerde Hazar Denizi’ne çay dökülmez. Yılın uzun süren sıcak dönemlerinde buharlanmanın oldukça yüksek olması tuzluluğu artırır. Hazar Denizi’nde suyun sıcaklığı da kuzeyden güneye doğru değişir. Kışın denizin kuzey bölümlerinde suyun sıcaklığı 10 C’dan düşük olur.

    Hazar Denizi’nin canlılar alemi de oldukça zengindir. Hazarda 1332 fauna çeşidi mevcuttur. Hazar’da bulunan balıkların ekseriyeti Azerbaycan sahillerinde ve ülkenin nehirlerinde de yaşıyor. Buradaki kilka ve siyenak gibi balıklar daima denizde, nara, uzunburun, kalamo, şamai, çaki, külma haşam, naha, yılanbalığı, çapak, Hazar kızılbalığı, ağ gızılbalık, kütüm vb balıklar hem denizde, hem de nehirlerde yaşamaktadır. Azerbaycan’ın siyah havyarı dünyada meşhurdur. Hazar sularında yaşayan yegane memeli hayvan suiti ‘su samuru’dur.

    Azerbaycan dünyanın toprak tarımı yapılacak olan arazisi az olan ülkeler arasında olup kişi başına 0.2 hektar tarım alanı düşmektedir. Azerbaycan arazisinin %11’ni ihtiva eden ormanlık araziler ise esasen dağlık bölgelerde bulunur. Cumhuriyet’in toprakları ilaç yapımında kullanılan bitkiler yönünden de oldukça zengindir.

     

    Azerbaycan Tarihi 
    Azerbaycan Edebiyatı 
    Azerbaycan Coğrafyası 
    Azerbaycan Nüfusu 
    Azerbaycan Ekonomisi 
    Azerbaycan Türkçesi 
    Azerbaycan İklimi ve Yer Altı Kaynakları 
    Azerbaycan Kültür ve Medeniyeti 
    Azerbaycan Haritası 
    Azerbaycan Bayrağı

    Devamı.. »
  • Azerbaycan Türkçesi / Azerice – Türk Lehçeleri

     

    Türkiye Türkleri gibi, batıya göç eden Oğuzların torunları olan Azeriler bugün esas olarak İran’da, merkezi Tebriz olan Azerbaycan vilayetinde ve eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra 1991’de bağımsızlığını kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır.

    19. yüzyılın ilk yarısında Rus işgaliyle ikiye bölünen Azerbaycan’ın tarihinde Türkmençay Antlaşması (1828) ile yeni bir dönem başlamıştır. Kuzey ve Güney Azerbaycan arasındaki ilişkiler 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna değin Rusya’da Sovyet, iran’da Pehlevi rejimlerinin kurulmasına değin sürse de, bu dönemlerden itibaren Stalin ve Pehlevi siyasetleri sonucunda, güney ve kuzey arasındaki ilişkiler kesilmeye, ayrımlar belirginleşmeye başlamıştır. Azeri Türkleri, iki farklı siyasal sistemin yönetimi altında, farklı koşullarda gelişimlerini sürdürmüşlerdir.

    İran Azericesi Tebrizi, Zencani, Erdebili ve Urumiye ağızlarından oluşur. Bunlar içinde Tebriz ağzı (Tebrizi) ölçünlü ağız olarak kabul edilir. Ayrıca Karapapah, Afşari (Afşar), Şahseven, Mokaddem, Baharlu (Kameş), Nafar, Karagözlü, Pışagçı, Bayat, Kaçar vb. ağızlar da vardır. Azerice İran’daki Türk lehçeleri içinde en tanınan ve üzerinde en çok bilimsel çalışma yapılan diyalekttir.

    Eski Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını kazanan, başkenti Baku olan Azerbaycan Cumhuriyetinin ise güncel bilgilere göre nüfusu 8.238.672’dir ve bu nüfusun % 90.3’ü yani yaklaşık 7.5 milyonu Azerice konuşmaktadır.

    Azerbaycan Cumhuriyetinde konuşulan Azericenin başlıca dört diyalekt grubu vardır: Doğu diyalektleri (Küba, Baku, Şamahı, Muğan, Lenkoran), Batı diyalektleri (Kazak, Gence, Karabağ diyalektleri, Ayrum ağzı), Kuzey diyalektleri (Nuha), Güney-Doğu diyalektleri (Nahçıvan, Ordubad, Tebriz diyalektleri, Yerevan ağzı).

    1927 yılma kadar Arap, 1927-1939 yılları arasında Latin alfabesi ile yazılan Azerice1939’dan itibaren Kiril alfabesi ile yazılmaya başlanmışsa da 1991 yılında eski Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Azerbaycan’ın bağımsız olmasından sonra yeniden Latin alfabesi ile yazılmaya başlamıştır.

    Aşağıda Azerbaycan Türkçesine örnek metin verilmiştir. Metnin Türkiye Türkçesindeki karşılığı, alt kısımdadır.

    Oğuz’un Od Tapması

    (Azerbaycan Türkçesiyle)

    Oğuz nesli Yer Xan Ana Xatun’la çox isti ölkeler gezdi. Çox yerden keçdi. Bir gün gelib bir qayanın üstünde gecelemeli oldu. Qayanm üstü hem yumaşaq, hem de isti idi. Belece yatıb yuxuya getdiler. Sabah gözlerini açanda gördüler böyük bir quşun qanadları üstündedirler. Her yan ele soyuyub ki, adamın dişi dişine deyir. Quş da qanadmı yelledib onları yere atdı. Dedi:

    – Adını da Yer Xan qoymusan. Seni dalımda gezdirmeden belim qırıldı. Barı get özüne bir çare qayd.
    – Ey quş, kimsen, insaf et, yardımını esirgeme. Ana Xatun böyle soyuğa dayanabilmez. Bize bir çare et.

    Quş dedi:
    – Men Göy Xan’a Boz öküzün verdiyi quşam…

    Yer Xan dedi:
    – Men Göy Xan’ın qardaşıyam.

    Quş dedi:
    – Bilirem. Ele ona göre sizi yolda belimden yere atmadım. İndi qulaq as, Dağ Xan’dan min illik bir palıd iste.

    Yer Xan dedi:
    – Nece isteyem? Heç Dağ Xan’ın yerini bilirem ki?

    Quş dedi:
    – Sen yalnız isteyini söyle. Dağ Xan onu yerine getirer.

    Yer xan dedi:
    – Ey Dağ Xan mene min illik palıd gönder. Hemen Yer Xan’ın qarşısında min illik palıd yere serildi.

    Quş dedi:
    – İndi dile ki, Qodu Xan nefesi ile onu alovlandırsın.

    Yer Xan bunu istedi. Bir de gördü ki, palıd alovlandı, her teref bir isti oldu ki, gel göresen.

    Quş dedi:
    – Bax beyle. Yer Xan, bura senin ilk meskenin olacaq. Qardaşım Qodu Xan hemişe başımın üstünde, Dağ Xan bax, görünen bu Qaf dağında. Deniz Xan da burada, yanındadır. Hansını çağırsan harayrna yetesidir. Hansından ne isteyirsen de, utanma, derdini de, qardaşlarm yardımı esirgemezler.

    Quş daha sonra dedi:
    – Bax indi Yel Xan’la Dağ Xan’a de, buradaki odu sönmeye qoymasmlar. Palıd qurtaranda Dağ xan palıd getirsin. Od qaralanda Yel Xan odu közertsin.
    Yer Xan otlardan qazan düzeltdi. Odu tapmaqlarma sevindiler. Ana Xatun yarmayı aş bişirdi. Yediler, içdiler. Odun kenarında Yer Xan dağma tikdi. Yer Xan Ana Xatun’la yatdı.

    Devamı.. »
RSS
Loading...
loading...
loading...

istanbul escorts

altyazılı porno

istanbul escort

porno izle

istanbul escort

beylikdüzü escort halkalı escort maltepe escort şişli escort mecidiyeköy escort ataköy escort