Son Dakika Haberleri, Spor Haberleri, Siyaset Haberleri, Magazin, Astroloji, Cinsellik, Moda ve Aşk'a Dair Herşey - HaberAl.Tv
Hoşgeldiniz
Giriş / Kayıt Ol

Tarih - Coğrafya


Tarih - Coğrafya

  • Balkar Cumhuriyeti / Balkar Türkleri

     

    Balkarlar ise Karaçayların doğusundaki Çerek, Çegem, Baksan Malki ve Terek civarında yoğun halde bulunmaktadırlar. Kendilerine “Taulida da (Dağlı)” diyen Balkarlar 1989 nüfus sayımına göre 88 bin kişiden ibaret olup, %88’si (78.000) Kabardin-Balkar Cumhuriyeti’nde yaşamaktadır.

    Bir iddiaya göre Bulgar Türklerinden, diğer bir iddiaya göre Hazar Türklerinden gelmektedirler. Bugün Balkarlar l. Bezengiy veya Bizingi, 2. Hulamlı, 3. Çegemli, 4. Urosbeylive 5. Baksanlı gibi kollara ayrılırlar.

    Kuzey Kafkasya halkı Kabardalar ile Türk dilli Balkarlar için ortak bir cumhuriyet tesis edilmiştir. 12.500 km karelik cumhuriyetin toplam nüfusu 800 bin civarında olup, Balkarlar ancak %10’unu teşkil ederler.

    Balkarya, Balkarların İç Kafkasya dağları ve ovalarında yaşadığı tarihi eyalet ve şimdiki Rusya Federasyonuna bağlı Kabardin Balkar Özerk Cümhuriyetinin güney ve batı kısımlarını kapsayan yer. Kuzey Kafkasyanın Terek nehrinin yatağına ait olan Malka, Baksan, Çehem ve Çerek nehirleri Balkaryanın içinden geçmektedir.

    Kuzey Kafkasyanın 5000 metreden yüksek bütün zirveleri Balkaryadadır. Bunlar sırasıyla Elbruz (balkarlar bu dağa Mingi-tau demekteler), Dıh-Tau, Koştan-Tau, Cengi-Tau ve diğerleridir. Kafkasya'nın en büyük buzulları Azau, Terskol, İtkol, Çeget ve 12 kilometre uzunluğu olan Bezengi duvarı (Kafkasya dağlarının en yüksek hissesi) de bu eyaletdedir. Balkarya zengin bitki örtüsü, dağlarla, gür ormanlarla, ovalarla dolu doğa bakımından zengin bir diyardır.

    Balkarlar, Kırım Tatarları ve Kumıklara yakın bir halktır. Hunların 4. yüzyıldaki Batı’ya göçünün ardından Kafkasya’da kalan Bulgar kabilesinden geriye kalan bir halk olduğu ve Kafkasya’da hayli eski tarihten bu yana yaşadığı da ileri sürülür.

    Kendilerini Taulular (Dağlılar) olarak da adlandıran Balkarların kökeni üstüne kesin bilgi yoktur. V. F. Müller ve J. Marvadt'a göre Kuban Bulgarlarından gelirler. Bazı araştırmalara göre de uzun süre göçebe olarak yaşadıktan sonra Kafkas Bulgarlarını oluşturmuşlardır. Uzun yıllar Karaçaylılarla birlikte yaşayan Balkarlar ise, adlarının Kırım'dan göç ettikleri sırada kendilerine önderlik eden Malkar adında bir beyden geldiğine inanırlar. Kökenlerinin Hazar Türklerine dayandığını ileri sürenler de vardır. Bunlara göre Balkarlar 10 ve 11. yüzyıllara değin bağımsız yaşamış, daha sonra Ruslar ya da Osetler tarafından Kafkasya'ya sürülmüşlerdir.

    Altın Orda ve Kırım hanlıklarının egemenliği altında kaldıktan sonra, 15. yüzyıl sonlarında Kırım Hanlığı'yla birlikte Osmanlılara bağlanan Balkarlar, 1827'de Rusların egemenliğine girdiler.1917 Ekim sosyalist devrimi sonrasında, Karaçaylarla birlikte Kuzey Kafkasya Bağımsız Cumhuriyeti içinde yer aldılar; 1921'de de Kabartay özerk yönetim birimine (oblast) katıldılar.

     

    Balkarlar, II. Dünya Savaşı sırasında, Nazi Almanya’sıyla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1944’te Stalin tarafından, haksız yere, sürgün edildi. Bu sürgünün (soykırım - halkın büyük bir kısmı açlık ve sefaletden ölmüş, bir kısmı yurtlarına geri dönememiştir, 1957 de Kuruşev Balkarlara haklarını iade etmiştir) ardından Balkarların da yaşadığı Kabardey-Balkar Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nden “Balkar” ibaresi kaldırıldı.

    Bu bölge, 1957’ye değin Kabardey Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak adlandırıldı. Bu tarihte Bakarların dönmesine izin verilince, bölge yeniden eski adını aldı. Balkarlar, Sovyetler Birilği'nin dağılmasının ardından, aynı cumhuriyette yaşadıkları Kaberdeylerle çeşitli anlaşmazlıklar yaşadılar. Rusya Federal Kanunları yerine, parlementoda ezici çoğunluğu olan Kabardeyler, yerel yasalar çıkararak, Balkar köylülerinin topraklarını ellerinden almaya çalışmaları, Hasaniya Belediye Başkanının faili meçhul bir şekilde öldürülmesi, ve sorumlu kişilerin bulunamayışı, bölgede ana gerginliklerden birkaçını oluşturmaktadır.

    Halkın ileri gelenleri Rusya Federal Yasalarının ve Rusya Anayasa Mahkemesinin Balkarlar lehine almış olduğu kararları Kabardey Balkar Cumhuriyetinde uygulanması için, Moskovada Anayasa Mahkemesi önünde haftalarca süren açlık grevi başlatmışlardır. Kabardey yöneticilerin federal kanunlara uymamakta ısrar etmeleri durumunda, Federasyona bağlı olmakla birlikte, Balkarlar ayrı bir cumhuriyet olma yönünde adım atmaktadırlar. Bununla birlikte günümüzde Kabardeylerle birlikte aynı cumhuriyet içinde yaşamaktadırlar.

    Büyük Kafkasların kuzey yamacında yer alan ülkenin, kuzeyinde Stavropol krayı, doğusunda Kuzey Osetya Cumhuriyeti, güneyinde Gürcistan ve batısında Karaçay-Çerkez Özerk Cumhuriyeti yer almaktadır.1998 tahminlerine göre nüfusu 900 bin kişi kadar olan Kabartay-Balkar Cumhuriyeti’nin alanı 12 500 km2′ ve başşehri 240 500 nüfuslu Nalçik’dir.

    Coğrafi açıdan üç bölgeye ayrılır. Güneyde, birbirine paralel dağ sıralarından (Glavni, Peredovoy, Skalisti ve Çornıye) oluşan ve ülkenin güney sınırını çizen Büyük Kafkas Dağları uzanır. Bu dağların en yüksek dorukları Elbruz 5642, Dihtau 5203, Koştantau 5144, Djangitau 5049 ve Shara 5068 m.’dir. Bölgede hızlı akışlı akarsuların kaynaklarını oluşturan çok sayıda buzul vardır. Buzul alanlarının altındaki ikinci bölgede Alpin çayırlar, iğne yapraklı ve yaprak döken (kayın,meşe, kızılağaç, gürgen, akçaağaç, dişbudak ve kavak) ağaçlardan oluşan ormanlar yer alır.

    Sıradağların, deniz seviyesinden yükseklikleri 500-700 m. arasında değişen kuzey eteklerinde yaprak döken ağaçlardan oluşan ormanlar uzanır; vadilerin daha geniş kesimleri ise çayırlarla kaplıdır. Kuzey ve kuzeybatıda yer alan üçüncü bölge düz Kabartay Ovası’ndan oluşur; Çerek, Çegem, Baksan ve Malka ırmaklarının birleşmesiyle oluşan Terek ırmağı ovayı boydan boya geçer. Terek’in batısında ve doğusunda Büyük ve Küçük Kabartay ovaları yer alır.

    Bölgenin doğal bitki örtüsü çayırlar ve verimli çernozem topraklarını kaplayan sorguç otu steplerinden oluşur, bununla birlikte, stepler temizlenerek bu toprakların büyük bölümü tarıma açılmıştır. Kabartay-Balkar’a hakim olan karasal iklim yüzey şekillerine göre bölgeden bölgeye farklılık gösterir; Yazlar genellikle sıcak geçer, ortalama sıcaklık temmuz ayında 22°C, ocak ayında ise -40°C’dir. Dağlarda 750 mm’yi geçen yıllık yağış miktarı, oldukça kurak olan Kabartay Ovası’nda 500 mm’ye düşer.

    Merkezi Kafkasya’nın yüksek dağlık bölgelerinde yaşayan ve kendilerine Taulı (dağlı) denen Balkarlar, Karaçayların doğusunda Baksam, Çegem ve Çerek nehirlerinin geçtiği vadilerde yoğunlaşmışlardır. Kendi aralarında Mezengiy, Bezingi, Hulamlı, Çezemli, Baksamlı gibi kollara ayrılan Balkarlar; 1989 sayımına göre BDT’da toplam 88 771 kişidir. Ancak bunun 71 bin kadarı kendi ülkelerinde yaşamaktalar.15.yy. sonlarında Osmanlı’ya bağlanan Balkarlar, 1827′de Rus hakimiyetine girmişlerdir.

    1917′den sonra Karaçaylılarla birlikte Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti içinde yer almışlar ve 1921′de Kabartay oblastına katılmışlardır. Bu yönetim birimine,1922′de Kabartay-Balkar Özerk oblastı adı verilmiş ve 1936′da da özerk cumhuriyet statüsü tanınmıştır. II. Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 1943′de Orta Asya’ya sürülmüşler ve toprakları da Gürcistan’a katılmıştır. 1956′da ülkelerine dönmelerine izin verilerek 1957′de Kabartay-Balkar ÖSSC yeniden oluşturulmuştur. Halen Rusya Federasyonunu bağlı federe bir cumhuriyettir.

    Ülkenin başlıca geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Tarım genellikle sulamaya dayalıdır. Cumhuriyetin başlıca tarım bölgesi Kabartay Ovası’dır. Bölgede buğday, mısır, ayçiçeği, kenevir, patates, sebze ve meyve yetiştirilir. Dağlık sahalarda koyun ve keçi (441 bin baş) beslenir. Kabartay Ovası’nda ise sığır yetiştiriciliği (236 bin baş) yapılır. Ünlü Kabartey atlarının yetiştirilmesine (24 bin adet) günümüzde de devam edilmektedir, Kabartay-Balkar yeraltı kaynakları bakımından zengin bir bölgedir. Baksan vadisindeki Tirnyauz’un çevresindeki topraklarda molibden ve tungsten çıkarılır.

    Devamı.. »
  • Dağıstan Cumhuriyeti

     

    Dağıstan Rusya Federasyonu'na bağlı, özerk bir cumhuriyettir. 20 Ocak 1921'de SSCB'te bağlı olarak Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adıyla kuruldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Rusya Federasyonu içinde Dağıstan Cumhuriyeti adını aldı.

    Rusya Federasyonu'nun Avrupa'daki kesiminin güneyinde yer alan Dağıstan, Büyük Kafkas Dağları'nın kuzey yamacının en doğu ucundan 50.278 km² bir alanı kaplar. Güney ve batısı Güton dağında 3646 metreye, Bazardyuzu (Pa Dağı'nda da 4480 metreye ulaşan Kafkas Dağları'nın ana doruk hattıyla çevrilidir. Doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, batı ve kuzeybatısında Çeçenistan ve Kuzey Kafkasya, güneybatısında Gürcistan ve güneyinde de Azerbaycan yer alır.

    Dağıstan doğudan batıya 200, kuzeyden güneye 400 kilometre kadar bir uzunluğa sahiptir. Başkenti Mahaçkala'dır. Diğer önemli şehirler Derbent, Kızılyar, İzberbaş ve Buynak'tır.

    Coğrafya

     

    Dağıstan adı bir kavmi değil, coğrafî-topoğrafik bir mânâyı ifade eder. Rusça'da da 'Dağlar Ülkesi' anlamında Strana Gor ifadesi kullanılmaktadır. Dağıstan Coğrafi açıdan beş bölgeye ayrılır. Birinci bölgede Kafkas Dağları ve Dağıstan iç platosu yer alır. Dağlar arasından Hazar Denizi'ne akan Sulak, Samur ve Kurak gibi ırmaklar buralarda derin vadi ve uçurumlar meydana getirmiştir. Kafkas Dağları'nın genellikle güneye bakan yamaçlarında yağış çok azdır. Bu yüzden bazı bölgelerde bitkisel hayat yoktur.

    İkinci bölge, birinci bölgenin kuzeyinde yüksekliği 920 m'ye ulaşan ve çıkıntı tepelerinden oluşan ikinci bir dağ kuşağından ibarettir. Bu bölge kuzey ve kuzeybatıdan esen rüzgarlar sebebiyle oldukça yağışlı olup, sık ormanlarla kaplıdır. Dağlar ile Hazar Denizi arasında kalan dar kıyı düzlüğü üçüncü bölgeyi oluşturur. Dar boğazlardan çıkıp yayılan ırmaklar tarafından kesilir. Petrol ve Doğalgaz yatakları barındıran bu ovanın genişlediği yerde başlayan dördüncü bölge alçak ve bataklık ovalar ile Terek ırmağı deltasından oluşur. Deltanın hemen ilerisinde uzun ve kumluk Agragan Yarımadası başlar.

    Son olarak Terek'in hemen kuzeyinde kumullarla kaplı Nogay Bozkırları beşinci bölgeyi oluşturur. Bu bölgenin iklimi ise sıcak ve kuru olup, bitkisel hayat yarı yarıya çöl özellikleri gösterir.

    Dağıstan'ın başlıca ırmakları Gazi Kumuk, Kara, Avar ve Andi Koysularının birleşmesinden oluşan ve Mohaçkale'nin kuzeyinde Hazar'a kavuşan Sulak, daha kuzeyde Çeçenistan'dan gelen Terek, güneydoğu istikametinde akarak aynı şekilde Hazar'a kavuşan Samur'dur. Genellikle dağlara paralel olarak akan bu ırmaklar, 1000 metreye varan derinlikte ve darlıkta kanal ve mecralar oluşturarak, Dağıstan'ın özelliklerinin şekillenmesinde önemli rol oynarlar.

    Dağıstan'ın iklimi genel olarak sıcak ve kurudur. Alçak kesimlerde ortalama sıcaklık Ocak ayında -3,6 derece, Temmuz ayında 23 derece dolayındadır. Dağıstan'ın kuzey kısmını teşkil eden Sulak-Terek-Kuma düzlüğü en yüksek yeri 26 metreyi geçmeyen ve denize doğru gittikçe alçalan, susuz ve kıraç bir bozkırdan ibarettir. Bu sahanın nüfus yoğunluğu çok düşüktür.

    Bu bölgenin sahil boyu bazan su altında kalır. Kuma ile Terek arasında birçok tuz gölü ve bataklık vardır. Terek ile Sulak arasında ise, kumsallarda kaybolan Aktaş, Yarıksu, Yamansu ve Aksay çaylarından bu gün ziraatte istifade edilmektedir. Sahil boylarına nisbeten sathı biraz yüksek olan kuzeybatı bölgeleri hariç olmak üzere, bu düzlüğün iklimi son derece kurudur. Düz, ırmaktan ve ormandan mahrum, yağmursuz ve kuzey rüzgarlarına açık olan daha kuzeydeki bölgede sıcaklık yazın 40, kışın -40 dereceyi bulur.

    Ziraat, Terek boyunda ve sun'i sulama usulü ile güneybatı kısmında yapılır. Diğer kısımlarda muhtelif Türk boyları göçebe halinde yaşar ve hayvan beslerler. Sahil boyunda ise balıkçılık ile iştigal edilir.

    Dağıstan tabii zenginliklerle doludur. Dağlık bölgenin bitki örtüsü, vadilerde ve kanyonlarda yaprak döken ormanlardan, yüksek tepelerde çam ve huş ağacı ormanlarından ve ağaç sınırının üstünde de Alp çayırlarından oluşur. Tepe yamaçlarında yer yer çöl bitkisiyle kesintiye uğrayan sık yaprak döken ormanlar bulunur. Alçak yamaçlarda seyrek esmer toprak alanlarıyla bölünen verimli kestane rengi topraklar egemendir. Hazar Denizi kıyısında ise tuzlu bataklık toprakları yaygındır.

    Nüfus

     

    Dağıstan'ın nüfusu günümüzde(2007 tahmini) 2.950.000'e yaklaşmıştır. Türk halkları olan Kumuklar, Azeriler ve Nogaylar nufüsunun % 20 sini olusturuyorlar. Nüfusun çok hızlı artış sürecine girmesi şaşırtıcıdır. Zira ülkedeki Rus ve Dağ Cuhutlar (Yahudi)ı göç etmektedirler. Rusya ve İsrail'e özellikle büyük bir göç olmaktadır.

    Rusların toplam nüfusa oranı % 4'e düşmüştür. Bu azalmaya karşılık nüfus artış hızının sürmesindeki en önemli sebep, 1990'lı yılların başından beri eski Sovyet toprakları üzerindeki bütün cumhuriyetlere zamanında çoğu ekonomik sebeplerden göçmüş bulunan Dağıstanlılar'ın yeniden kendi ülkelerine geri dönmeleridir. Rusya, Ukrayna ve Orta Asya cumhuriyetleri dağılmayı izleyen yıllardan beri çeşitli sebeplerle onları kendi sınırlarının içlerine çekilmeye zorladılar. Gerçekte Dağıstan; Hazar Denizinin ince kıyı şeridi toprağı dışında pek de verimli olmayan bir ülke.

    Halkın % 99.9'u okuma yazma bilmekte ve neredeyse tamamı ise 2'den fazla dili en iyi şekilde konuşabilecek şekilde bilmektedir. Dağıstan'ın nüfus artış hızı Rusya Cumhuriyeti genelinde ilk sırada yer almaktadır. Bu artış hızı korunduğu ve ülke dışındaki insanları yurtlarına geri dönmeyi sürdürdükleri takdirde Dağıstan nüfusu 2050 yılında altı milyonu yakalayacaktır. Mahaçkala, Hasavyurt, Buynakski, Kaspiski, Kızılyar, İzberbaş ve Derbent ülkenin önemli şehirlerindendir. Dağistanın kuzeyi ve doğusunda ki düzlük bölgelerde Türki grupların varlığı, ülke geneline egemen olan dağlık ve plato yerleşimlerinde ise Kafkas kökenli etnik gruplar yaşamaktadır.

    Devamı.. »
  • Tuva Cumhuriyeti / Tuva Türkleri

     

     

    Tuva daha doğrusu Tuba adına Çin’in Su sülalesinin (581-618) kayıtlarında rastlanmaktadır. Bu kayıtlara göre Tubalar Kırgızların doğusunda “Küçük Deniz”in (muhtemelen Baykal gölünün) güneyinde ve Uygurların kuzeyinde bulunmaktadırlar. Buna göre Çin kayıtlarında yazılış şekliyle Dubo-Tubalar Sayan dağlarının geniş vadilerinde ve güneyde Tamu-Ola’da meskun idiler. Bugün de Tuvaların oturdukları yerler eskisinden pek farklı değildir ve buraya Tannu-Tuva denilmektedir. Kullandıkları dil Sibir Türk dilinin bir kolu olup, Soyonca veya Uranhayca da denilmişti. Bunların bir kolu olan Karagaslar ise bugün tamamen Tuvalılar içinde kaydedilmektedir. Karagaslara aynı zamanda Tofalar da denilmişti.

    Tuva Cumhuriyeti

     

    1938 yılında Sovyetler Birliği’nin yüzölçümü 21.258.970 km2 idi. 1945’ten sonra ise ve 1990 sonunda 22.402.200 km2’ye ulaşmıştı. Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Harbi’ndeki bu toprak kazancı neredeyse bugün Fransa, İspanya ve Portekiz’in toplam yüzölçümlerine eşitti. Moskova’nın kazançları arasında bugünkü Tuva Cumhuriyeti de dahildi.

    Sovyetler Birliği henüz II. Dünya Savaşı devam ederken yarı bağımsız Tannu’nu (yüksek dağ) -Tuva Devleti- işgal ederek bu ülkenin 170.500 km2’lik yerini kendi kaynaklarına katmıştı. Tannu-Tuva’nın zengin yeraltı zenginliklerine, ormanlara ve ekinlere çok elverişli topraklara sahip olmasına rağmen halkı çok az idi.

    II. Dünya Harbi yıllarında halkı 70 binden fazla olmayıp bunun 50 binin Tuvalıların kendileri ve 16 binini de Ruslar teşkil ediyordu. XVIII. yy.’ın ikinci yarısından itibaren Moğolistan’ın hakimiyeti altında bulunan Tuva daha sonraları Çin hakimiyetine geçmişti. 1860’ta Çin-Rus antlaşması gereğince Rus tüccar ve göçmenlerine o günkü adı ile Uranhay-Uygurların ülkesinde yerleşme müsaadesi verilmişti. Milliyetçi Tuva halkı nüfusunun azlığına bakmayarak, 1911’de Çin’de Sun Yat Sen liderliğinde yapılan ihtilali fırsat bilerek bağımsızlığını ilan etmişti.

    Fakat bu bağımsızlık uzun ömürlü olmadı ve 3 yıldan sonra Rusya’nın himayesini kabul etmek zorunda kaldı. Rusya’daki Bolşevik İhtilali’nden sonra ise komünistlerin tesiri ile 1921’de Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti ilan edildi. İşte 1944’e kadar yarı bağımsız kalan bu Tannu-Tuva Halk Cumhuriyeti tamamen Sovyetler Birliği’ne dahil edilerek kendisine RSFSC’nin bir muhtar bölgesi (Otonom oblast) statüsü verildi. 1961’de bu statü değiştirilerek gene de RSFSC’ye bağlı olan Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti (MSSC) statüsü verildi. 1991’den sonra Rusya Federasyonu içinde bir cumhuriyet oldu.

    Tuva Cumhuriyeti’nin yüzölçümü 170.500 km2 olup, 1989 nüfus sayımına göre nüfusu 308.557’dir. Yenisey’in aşağı mecrasındaki Tuva’ya güneyde Sibirya, batıda Sayan, Altay, Tannu-Ola, Sangilen ve Doğu Tuva dağları çevreler. Kuzeyinde Krasnoyarsk Kray’ı, kuzeybatısında ise aynı kraya bağlı Hakas Cumhuriyeti batısında Altay Krayı ve buna bağlı Gorno-Altay Cumhuriyeti, güneyinde Moğol Cumhuriyeti ve doğusunda Buryat Cumhuriyeti bulunmaktadır. Başkenti Kızıl (daha önce Kızıl Hoto, ondan da önce Hem Beldiri) olup, belli başlı Turan ve Ersin adlı iki şehir de mevcuttur.

    İklimi çok sert olup karasaldır. Temmuz ayı ortalaması 17°-20°C arasında ve Ocak ortalaması ise -25 ile 35°C derece arasındadır. Vadiler yılda 150 mm. ile 300 mm. arasında yağış alırken, dağ yamaçları 400 ile 600 mm. yağış alırlar. Ülkenin yarısı ormanlarla kaplıdır.

    Nüfus

     

    1989 nüfus sayımına göre Tuvalıların nüfusu 206.924’e ulaşmıştı. Tuvalıların ezici çoğunluğu (%95,9) kendi muhtar cumhuriyetinde yaşamaktadır. Bir miktarı ise komşudaki Moğolistan Cumhuriyeti’nde bulunmaktadır.

    Tuvalıların %95,9’u kendi cumhuriyetlerinde yaşayan bir Türk topluluğudur. Nüfusları az olmasına rağmen benliklerini iyi korumaktadırlar. Tablo 19’dan da görüleceği üzere Tuva ülkesinde diğer bir Türk boyu olan Hakaslardan da bir miktar mevcuttur.

     

    Tarih

     

    Tuva Türkleri Çin kaynaklarında Tu-po , Tu-p'o şekillerinde geçer. Bulundukları yerler kuzeyde Hsiao-hai ile batıda Kırgız Türkleri, güneyde Uygur Türkleri ile sınırlıdır. Üç boya ayrılmışlardır. Her biri kendini yönetir. Otları toplayıp kulübe yaparlar, tarım ile uğraşmazlardı. Tuva topraklarında çok miktarda ve çok türde ot bulunurdu.

    Bunların köklerini toplayıp şifalı yemekler yaparlardı. Avcılık yaparlardı. Kuş, balık yaygın olarak tüketilirdi. Samur kürk ve geyik derisi giyimleri vardı. Ölüleri ağaç kutu ile dağın içine ya da ağaların üzerine bırakırlardı. Kendilerini saf kan Türk kabul ederler. Toplumda cezalandırmaya gerek duyulmamıştı, çalınan mal olsa iki katı geri ödenirdi. Kurıkan Türklerine yakındırlar.

    “Tıva” – ırkkökeni ilk defa Sayan-Altay bölgesinde Türk Uygurları ile ilişkilidir. Tuvaları geçim kaynakları göz önüne getirilirse tipik olarak iki gruba ayrılır:

    - Batı’da: Bozkır bölgelerinde tarım ve büyük-küçük baş hayvancılıkla uğraşanlar. 
    - Doğu'da: Tayga bölgesinde, avcılık ve Ren geyiği-sürübesiciliği yapanlar.

    Tuva tarihi, antik yerleşim kalıntılardan Paleolitik Çağa kadar geriye gittiği öne sürülür. Sayan Dağları yakınındaki Tayga bölgesinde avcılık ve balıkçık yaparak yaşamışlardır. Tuva'da Sakalardan kalmış birçok buluntu vardır. M.Ö. 2. yüzyılda, Hun İmparatorluğu'nda yerleşik yaşamla birlikte göçebe yaşama da başlamışlardır.

    Tuva adı eski Çin kaynaklarındaki T'o-pa boy adından gelmektedir. Topalar Eski Türklerin ana toprağı olan günümüzdeki Kuzey Çin topraklarında M.S. 4.-6. asırlarda 200 yıl kadar sürmüş olan Topa Devletini kurmuşlardır.

    M.S. 500 yılından sonra, Türk yerleşimciler erken-ortaçağ'da Köktürk devletinin parçası olarak bölgede yaşamaya başlamışlardır. M.S. 1000 yılında, Tuba (Dubo) kabileleri dağlık-Tayga'da, Sayan sahasında, Samodi halklarını devirerek bölgeye yerleştiler.

    1207 yılında, Tuvalar Cengiz Han'ın işgaline uğramış ve Moğollar bölgede etki alanlarını artırınca, sonunda Moğol İmparatorluğu'nun bir egemenliğinde kalmışlardır. Moğol hakimiyeti yüzyıllar sürse de Tuva Türkleri Türklüklerini kaybetmemişler, Moğollarla ırki karışmaya engel olmuşlardır. O devirde yazılmış olan "Moğolların Gizli Tarihi" adlı eserde Tuva Türklerinden "Tuba" olarak bahsedilir.

    1634 yılında, Moğol lideri Ombo Erdeni Altan Han (saltanat. 1627–1651) Rusya'ya bağlılığa yemin edmiştir. 17. yüzyılda Tuvalar Budizmi kabul etmişlerdir. 18. yüzyılda: Mançu ve Ch’ing Hanedanlığı (清朝, Qīng cháo) Tuvalar üzerinde egemen olmuştur.

    1883-1885 yıllarında Tuva'da Çin-Mançur yönetimine başkaldıran 300 kadar kahraman Tuvalıdan 60'ı başbuğları Sambajık başkanlığında Ötüken (Ödügen)'i korumak için çetin şartlara rağmen sonuna kadar direnmişlerdir. Bu olay Tuvaların en önemli ayaklanma olayıdır. Sonunda Çin yönetimi acımasızca bu kahramanları yakalayıp başlarını keserek Tuvaların mukaddes saydığı aşıtlara dikmiştir. Tuva Tarihinde bu olaya "Aldan Maadırlar" ve "Aldan Durgunnar" adı verilmiştir.

    1911-1912 yıllarında "Homdu Dayını" adı verilen Çinlilerle Moğollar arasındaki savaşa binlerce Tuvalı katılmış ve Çinlilere karşı cephe alarak Moğolları desteklemişlerdir. Tuvalar, 1914 yılında ilk Tuva Halk Cumhuriyeti'ni, sonra Tuva Özerk Sovyetler Birliği Cumhuriyeti'ni, ve en son günümüz de Tuva Cumhuriyeti (Тыва Республика)'ni kurmuşlardır.

    Ekonomi

     

    Ekonomisi esasta köy ekonomisine dayanmakta olup başlıca, besicilik yapılır. Koyun, sığır ye domuz gibi (1970’te 1,1 milyon koyun, 194 bin sığır ve 27 bin domuz) hayvanların dışında at, deve ve Ren geyiği beslenir. Ülkenin yarısının ormanlık olması buralarda vahşi kürk hayvanların avlanmasına müsaittir.

    Besiciliğin dışında bir miktar ziraat de yapılır. Başlıca, buğday ve arpa üretilir. Yeraltı zenginlikleri yönünden mühim bir ülke olup başlıca, asbest, kobalt, nikel, bakır, cıva, çinko, kurşun, demiş, taş kömürü ve madeni tuz çıkarılır. Başkent Kızıl’da ağaç, deri ve gıda sanayileri mevcuttur. 433 km’lik bir şose yolu mevcut olup ana yollar Kızıl ile Abakan ve Teli ile Kızıl arasındadır.

    Siyasi Düşünce

     

    Tuva'da Rusların geçmişteki dini yapılara verdiği zararlar sebebiyle Ruslar pek sevilmez. Tuva'nın tam bağımsızlığı için halkoylaması yapılması ihtimal dahilinde olsa çoğunluk tam bağımsızlığa destek verecek bir politika anlayışı içindedir. Tuva aydınlarının politik anlamda düşünceleri şöyledir.

    - Tuvaların büyük bir hayali vardır, tam bağımsız Tuva. 
    - Gaspedilen Tuva topraklarının Ruslardan geri alınması gerekmektedir. Tanzıbey tekrar Tuvaların olmalıdır. 
    - Gaspedilen yemyeşil Tuva toprakları Rusya'da çöle düldürülmektedir. Üretim oranın çevre yerlere göre en düşük Tuva'da olması bir iyi niyet ifadesi olamaz. 
    - Tuva'nın Sibirya okruğuna bağlanması hoşnutsuzluk sebebidir. 
    - Tuva'da vatan evlatlarının nüfusunun artırılması ve hedef 1 milyonun üzerinde bir Tuva nüfusuna sahip olmaktır. 
    - İntikam duygusu hala yanmaktadır. Rusların Tuvalara ait dini tapınağı yakması Tuvalar tarafından lanetle karşılanmıştır. 
    - Geçmişte Ruslar ve Çinliler Tuvalara karşı büyük bir soykırım yapmışlardır. 
    - Ruslar ve emperyalist devletler Tuvaların ızdırap çekmelerini istemektedir. 
    - Başkaldırının zamanı gelmiştir. 
    - Egemenliğimizi ve yaşama irademizi ilan etmek istiyoruz. 
    - Yaşasın Tuva halkının yeni mücadelesi 
    - Rusya yönetimini protesto ediyoruz. Ruslar Tuva topraklarından çekilmelidir. 
    - Tuva milleti tam bağımsızlığı savunmaktadır.

    Kültür

     

    Tuva dili bugün işlenmiş bir hale gelmek üzeredir. 1930’da yazı dili Latin harfleri esasına göre düzenlenmişti, fakat 1941’de diğer Türk lehçelerde olduğu gibi Tuvaca için de Kril harfleri icat edildi. Zengin destanlara sahip olan Tuva halkının en meşhur destanı Keser olup 1963 yılında neşredilmiştir (Kızıl). Diğer destanlarında olduğu gibi bu destanda da Tibet-Moğol tesiri kuvvetle sezilmektedir.

    Sovyet devri yazarları arasında Salçak Toka (doğ. 1901) en meşhurlarındandır. Tuvalılar eski Türkler gibi Şamanistidiler, sonraları Moğolistan’ın tesiri ile Lamaizm de girmişti. Kısacası ufak bir Türk topluluğu olan Tuvalılar, büyük topluluklardan uzak kendilerine has olan kültürlerini muhafaza etmeye gayret etmektedirler. Şu anda sayıları az olmakla birlikte Ruslar arasında erime tehlikesinden uzak gibi gözükmektedirler.

    Tuva Adının Anlamı

     

    Tuva kelimesi günümüzde Tuva'da Tıva şeklinde yazılmakta ve söylenmektedir. Orijinal şeklinin Toba olduğu düşünülmektedir. Toba, toplum anlamına geldiği sanılır. Yenisey akarsuyunun eski adının Toba olduğu ve Toba akarsuyu çevresindeki Türk yerleşimcilere Toba dendiği söylentisi bulunmaktadır.

    Güney Sibiryadaki Türk toplulukları içerisindeki "Tuo-ba" (拓跋) veya "Tuo-ba Shi" (拓跋氏) diye bilinen kut almış Türk kağan hanedanı Çin'e egemen olduğunda Çin'e Tabgaç denilmiştir. Tuo-ba Türkleri içinde Hun, Dingling, Kırgız, Jujuan, Wuhuan ve doğu Siyanpileri gibi 31 topluluk bulunuyordu[1]. Tuo-ba’lar (拓跋) Kuzey Wei Hanedanlığı (M. Ö. 386 – 534) nı kurarak Çin’i aşağı yukarı 150 yıl hakimiyeti altında tutmuştur. Dolayısıyla batıdaki kavimler Çin’i "Tabgaç" (Taughast) adıyla anmışlardır.

    Orhun Yazıtları’nda da görülen "Tabgaç" adı Orta Asya’da Çağatay dönemine kadar kullanılmaya devam etmiştir. Fakat Çinliler (Hanlar) "Qin", "Çin" , "Kıtay" , Çin'e egemen olan eski Türkleri ifade eden "Tabgaç, Tawgaç" adını benimsememişlerdir. Çinliler kendileri için eskiden beri "Zhong-guo" (中國), kendileri için de "Xia" (夏), "Han" (漢), "Han-ren" (漢人), "Han-zu" (漢族), "Hua-xia" (華夏) terimlerini kullanmışlardır. Yalnız ilginç olan şudur ki, "Tabgaç (Tawgaç)" adı Tang (T’ang) Hanedanlığı (唐朝) için de kullanılmıştır. Demek ki Çin'e hakim olan Türk kağanlar sülalesinin adı asırlar sonra bile kaybolmamıştır. Mesela Singku Seli Tutung "Hsüan-tsang (Xuan-zang)’ın Biyografisi"nde Çince 唐朝 (Táng Cháo: "Tang (T’ang) Hanedanlığı")yı "t(a)vgač" diye tercüme etmektedir:

    - "il-lig barca t(a)vgač ilingä kirdi" (Devletlerin hepsi Tang Hanedanlığı’na girdiler). 
    - "ymä kutlug ulug t(a)vgač elin[tä]" (ve kutlu büyük tawgaç elinde (ilinde)).

    Göktürk Kağanlığı döneminden çok sonralara kadar Çin adı yerine bu sözcüğü kullanmayı sürdürdüler. Çin kaynaklarının Topa diye zikrettiği Tabgaçların adı, Kaşgarlı Mahmut tarafından "ulu, saygıdeğer" diye açıklanmıştır ki yaşadığı dönemde Türkistan coğrafyasına egemen olan Hakaniye Devleti veya gerçek adıyla Türk Hakanlığı hükümdarlarınca "tafgaç, tamgaç" şeklinde unvan olarak kullanılmaktaydı. Modern Köken bilimsel araştırmalarda ise L. Bazin değişik bir yorum getirmiş: Türkçe tab+gaç = (mala, mülke) sahip, malik.

    Kaşgarlı Mahmut'un Türklüğünü iddia ettiği Tabgaçlar, Çin kaynaklarına göre de Hiung-nu'lardan bir bölüktür ve Motun (Mete)'u eski Toba hükümdarı sayarlar. Çin kaynaklarından saptanan bazı etnografik ve dilsel bulgular da, onların Türklüklerine ilişkin ipuçları vermektedir. [kaynak belirtilmeli]Örnek sunmak gerekirse, kurt ve göç efsanelerinin varlığı; mağara, dağ ve orman kültleri (Tengricilik); dillerinde tespit edilen bitegçin (bitikçi, kâtip), kapukçın (kapıcı,hacip?), atlaçın (atlı, süvari), korakçın (koruyucu,muhafız alayı), aşçın (aşçı), törü (yasa, töre), il (devlet) gibi sözcükler mevcuttu.

    6. yüzyılda kurulan günümüz tarihçilerinin Kök Türk Devleti adını verdikleri Türk Kağanlığı kağanlarından Tapar/Taspar Ḳaġan (572-581) hanedanına Çince Tuvaların atası anlamında Tuobo denilmişir. Kağanın adı Türkçe’de Tapar ve Sogdça’da T’sp’r (Taspar) şeklinde geçerken unvânıda Sogdça’da T’sp’r γ'γ'n ve Çince’de Ta/Tuóbō Kěhàn (T’o-bo K’o-han) 佗鉢可汗 şeklindedir. Tarihi kaynaklarda Tuba adına Çin'in Su hanedanının (581-618) kayıtlarında görülmektedir.

    Bu kayıt kaynaklarına göre Türk kağanının soyundan gelen Tubalar, Kırgız Türklerinin doğusunda ve Baykal Gölünün güneyinbatısında , Uygurların kuzeyinde Yenisey dolaylarında Ötüken taygasında yarı yerleşik olarak yaşamaktadırlar. Çin kayıtlarında türlü yazılış şekli Dubo-Tubalar Sayan dağlarının geniş vadilerinde meskun idiler. Kök Türk Kağanlığından başka ad olarak kullanıldığı bir öbür yer ise Hazar Kağanı'nın adı Tuvan Kağan (825 - 830)dır. "Moğolların Gizli Tarihi" adlı Çince eserde de Tuva Türklerinden "Tuba" diye bahsedilir.

    Çin Tarihi konusunda uzman olan W. Eberhard Tova (Toba) Devletini kuran 119 topluluğun Türk soyundan gelenler olduğunu belirtir.[6] Günümüzde Tuva (Tıva), Tofa(karagas), Tuba (Altay Türklerinin bir kolu) şekilleriyle karşılaştığımız adlar hep aynı kökene dayanmaktadır. Ünlü Türkbilimci N.F.Katanov da aynı soydan geldiklerini eserlerinde belirtmektedir.

    Sonuç olarak Tuva, Tofa, Duha, Toba şekillerinde günümüzde İrkutsk'tan Doğu Türkistan ve Altay'a kadar yaşayan Türk soylu Tuva topluluklarının Hun , Tabgaç ve Kök Türk kağanlığı'nın Tanrı'dan kut almış kutlu hakanlar sülalesinden geldiği anlaşılmaktadır. Günümüzde Ötüken ve dolayına, Ötüken tayga bölgesine en yakın Türk topluluğu dahi Tuva Türkleridir.

    Devamı.. »
  • Gagavuz Özerk Devleti - Gagauz Türkçesi - Gök Oğuz

     

    Gagavuzlar Türk dünyasının Hrıstiyan Ortodoks bir topluluğudur. Gagavuzların menşei ile ilgili pek çok nazariye vardır. Gagavuzların Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a gelen Türk boylarından Hıristiyanlaşanlar, Anadolu’dan Keykavus ve Sarı Saltuk ile beraber gelen Türklerin Hrıstiyanlaşmaları ve Osmanlılar döneminde Anadolu’dan Balkanlar’a geçen Hrıstiyan Türk topluluklarının bir karışımı olduğu ileri sürülmektedir. Bir başka söyleyişle, Gagavuzlar, “Peçenek, Uz ve Kumanlarla Anadolu Selçuklu Türklerinden meydana gelmiş, onların sentezi olan bir Türk toplumudur”. Ortodoks Hrıstiyanlığı benimsemiş olmalarıyla birlikte dilleri Anadolu Türkçesine çok yakındır.

    1989 yılında yapılan nüfus sayımına göre, eski Sovyetler Birliği’nde Gagavuzların sayısı 197.164’tür. Bunların %78’i Moldavya’da, %16’sı Ukrayna’da ve kalan %5’i ise Rusya Federasyonu başta olmak üzere Kazakistan, Beyaz Rusya, Özbekistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Litvanya ve Estonya’ya dağılmış durumdadır.

    Bulgaristan başta olmak üzere, Romanya, Yunanistan ve Makedonya’da da Gagavuzlar yaşamaktadırlar. Moldavya’daki Gagavuzlar, 5 Mart 1995’te yapılan bir referandum sonucunda özerkliklerini elde etmişlerdir. Başkenti Komrad olan bu bölgeye Gagavuz Yeri denilmektedir. Çadır ve Valkaneş Gagavuz Yeri’nin diğer şehirleridir.

     

    Gagavuz aydınları son yıllarda Türkiye’deki aydınlarla ve edebiyatçılarla ilişkilerini kuvvetlendirmektedirler. Ana Sözügazetesinde Türkiye Türkçesi öğretilmekte ve büyük ilgi görmektedir. Gagavuz aydınları Türkiye’den sonra Türk dünyasından en fazla Azerbaycan edebiyatçılarını ve sanatçılarını tanımaktadırlar. 20. yüzyıl Gagavuz edebiyatının en belirgin özelliği mahalliliktir. Gagavuzlarda şiir en önde gelen edebiyat türüdür.

    Nesir tarzında masal, fıkra, hikaye ve anektodlara rastlanır. Roman ve tiyatro pek yoktur. Gagavuz Türkçesini kullanarak 20. yüzyılda eser veren belli başlı Gagavuz edebiyatçıları şunlardır: Mihail Çakır, Nikolay Petroviç Arabacı, Nikolay Georgieviç Tanasoğlu, Dimitri Karaçoban, Diyonis Tanasoğlu, Nikolay Babaoğlu, Mina Kösa, Gavril Gaydarci, Stepan Kuroğlu, Vasi Filioğlu, Stepan Bulgar, Todur (Fedor) Marinoglu, Petr Gagauz-Çebotar, Todor (Fedor) Zanet, Petr Yalanji ve Tudorka Arnaut.92

    1989 nüfus sayımına göre 197.164 kişi olan Gagauzların %77,5’i (152.752) II. Dünya Savaşı’nda Romanya’dan ilhak edilen Moldova Cumhuriyeti’nin Komrat, Çadır, Lungak, Bulganetse gibi şehir ve bölgelerinde yoğun bir şekilde bulunurlar. Bunun dışında %16,23’ü (32.017) Ukrayna, 10 bin kadarı Rusya Federasyonu’nda, bin kadarı Kazakistan’da bulunur.

    BDT’nin dışında ise Kuzeydoğu Bulgaristan ile bilhassa Dobruca’da mevcutturlar. Gagauz şivesi Türkiye Türkçesine çok yakındır. Onları diğer Türklerden ayıran özellik Hıristiyan (Ortodoks) olmalarıdır. Türkiye’ye göçenlerin ekseriyeti ise İslamiyet’i kabul etmiştir. Eski Türk kavimi Uzların (Oguz) kalıntısı olduğu tahmin edilen bu Türk boyunun adı Gök-Oguz (bundan Gagauz) olduğu iddia edilmektedir.

    Deliorman Türkleri, Asparuh Bulgarları da denilen Gagauzlar çok geç tarihlerde alfabeye kavuşmuşlardır. 1895-1909 yıllarında Rus-Kril harfleri esasında bir alfabe düzenlenmişti. Romanya’dakiler ise Romen-Latin harflerine dayanan alfabe kullanmışlardı. Sovyetler Birliği’nde ise 1932-1957 yılları arasında Latin harfleri kullanan Gagauzlar bu tarihten sonra diğer Türk boyları gibi Kril esasına dayanan alfabe kullanmak zorunda bırakılmışlardır.

    1991’den sonra Türkiye ile ilişkileri artmış, bilimsel, eğitim, ufak çaplı ticaret ve çalışma ilişkileri tesis edilmiştir. Gagauzların büyük sıkıntısı Türkiye’de bulundukları esnalarda bazı kesimlerin kendilerini İslamiyet’e davet etmeleridir.

    1991 yılında Moldova bağımsızlık kazanınca Gagauzların da talepleri doğrultusunda güneybatısındaki bölgeye 23.12.1994’te Gagauz Cumhuriyeti adıyla özerklik verdi. 1.800 km. karelik alanı kapsayan bu Gagauz Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu 200 bin ve başkenti Komrat’tır. 35 kişilik bir halk meclisi bulunmaktadır.

    Bugün yaşlı ve okuma-yazma bilmeyenler yalnızca Türkçe konuşmaktadırlar. Sovyetler Birliği zamanında Rusça’nın okullarda zorunlu hale getirilmesi sonucu Gagavuzlar, iki dilli olmuşlardır. Moldova’da yaşayan milletler içinde Rusça’nın ikinci dil olarak konuşulma oranının en yüksek olduğu grup Gagavuzlardır. Gagavuzların %74′ünün Rusça’ya vakıf oldukları tespit edilmiştir. Okullarda kademeli olarak Latin Alfabesi ve Gagavuzca eğitim verilmeye başlanmıştır. Gagavuzca yayınlanan gazetelerden başlıcaları Ana Sözü ve Gagavuz Sesi Gazetesidir. Ayrıca Saba Yıldızı adlı bir dergi de yayın hayatına başlamıştır.

    Hamdullah Suphi Tanrıöver’in T.C. Bükreş Büyükelçisi olduğu dönemde (1931-1944) Gagavuzlar Türkiye’nin gündemine gelmiştir. Bu dönemde Gagavuz Yeri’nde Türkçe kursları açılmış ve Türkçe kitaplar gönde-rilmiştir. Öte yandan bazı Gagavuzlar seçilerek Türkiye’de yüksek öğrenim görmeleri sağlanmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Gagavuzlar Türkiye’nin gündemine tekrar girmişlerdir.

    Uzun zaman kopuk olan ilişkilere büyük önem verilmektedir. Türkiye Gagavuzlara yardım mahiyetinde bir çok program ve proje gerçekleştirmiştir. Faaliyetlerin çoğu eğitim alanında yoğunlaşmıştır. Bunun yanında insani yardım ve sağlık malzemesi gönderilmiş, Gagavuz öğrenci ve öğretmenlere Türkiye’de çeşitli sürelerle Türkçe yaz kursları verilmiştir. Gagavuz Yeri’ndeki Komrat Devlet Üniversitesi’ne Türkiye’den öğretim elemanı gönderilmesi için alt yapı çalışmaları başlatılmış, ayrıca üniversiteye çok sayıda kitap gönderilmiş, maddi yardımda da bulunulmuştur. Bursa ile Çadır-Lunga şehrinde ilkokullar arasında kardeş okul ilişkisi kurulmuştur.

    1957 yılında Moldova S.S.C.B. Yüksek Sovyeti’nin kararıyla Rus Alfabesine birkaç harf ilave edilerek, Kiril esaslı Gagavuz Alfabesi hazırlanmıştır. 1957′den 1996′ya kadar tekrar Kiril Alfabesini, 1996′dan sonra ise Latin Alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Gagavuz Türkçesini bir yazı dili haline getirme mücadelesinde Rusça’dan etkilenilmiştir.

    Gagavuz Türkçesi morfoloji, fonetik ve sentaks açısından değerlendirildiğinde Slav etkisinde kalmıştır. Gagavuz Türkçesinin her gün yaşayan iki diyalekti vardır. Birisi merkez diyalekti (Konrat ve Çadır), diğeri ise güney (Vulkaneş) diyalektidir. Kanuna göre Gagavuz Yeri’nin resmi dili “Gagavuzca, Rusça ve Romence”dir. Özerklik süreciyle birlikte Gagavuzların anadillerini her alanda kulla-nabilme imkanı doğmuştur.

    XI. Yüzyıla kadar Hıristiyan kiliseleri arasında bir takım teolojik problemler olmasına rağmen bu problemler kiliseler arasında büyük bir ayırıma sebep olmamıştı. Ancak 1054 yılında Hıristiyan kilisesi Ortodoks ve Katolik olmak üzere iki ana mezhebe ayrıldı. Eskiden olduğu gibi günümüzde de Gagavuzlar arasında Babtist ve Adventist gruplar ve bunlara ait kiliseler mevcuttur. Gagavuzların uzun bir süre yazılı edebiyatları olmamıştır.

    Çeşitli zamanlarda farklı alfabeler kullanmak zorunda kalan Gagavuzlar yaşadıkları ülkenin alfabesiyle Türkçe kitaplar yayınlamışlardır. Çağdaş Gagavuz edebiyatının gelişmesinde Mihail Çakır’ın oldukça büyük rolü vardır. Çünkü Çakır daha 1094 yılında Gagavuz Türkçesiyle ilk gazeteyi çıkarmış ve bu dilin bir edebî dil haline gelmesi için ilk meşaleyi yakmıştır.

    1934 tarihinde Gagavuz Türkçesiyle Besarabyalı Gagavuzların İstoryası adlı kitabını bastırmıştır. Bu kitap bir Gagavuz tarafından yazılan ilk Gagavuz tarihidir. Yine Çakır 1939 yılında Gagavuzca-Romence sözlüğü neşretmiştir ve İncil’i anadiline çevirmiştir. 1957 yılından günümüze kadar Gagavuz Türkçesi ile 25-30 civarında edebi eser yayınlamıştır.

    Gagavuz Türkçesi / Gagavuzca – Türk Lehçeleri

    Oğuzcanın en batıdaki ve en küçük bu kolunu konuşanların büyük kısmı bugünkü Moldovya Cumhuriyeti’nin güneyiyle Ukrayna’nın güneybatısında yaşamaktadır. Eski Sovyetler Birliği sınırları içerisinde kalan bu bölgelerdeki Gagauzların nüfusu 1989 yılı sayımına göre 197.000 civarındadır. Ayrıca Bulgaristan’da 5 bin kişilik bir Gagauz grup olduğu tahmin edilmektedir. Yine Romanya, Yunanistan, Kazakistan ve Kafkasya’da belirsiz sayıda Gagauz yaşamaktadır.

    Hristiyan oldukları için Gagauzların sonradan Türkleşmiş Yunanlılar veya Bulgarlar oldukları iddia edilmiştir. Gagauz kelimesinin kökeninin belirsiz oluşu da Gagauzların etnik kimlikleri konusunu spekülasyona açık bırakmıştır. Bu isim ilk olarak Ruslara ait 1817 tarihli bir belgede geçmektedir. Yaygın görüşlerden biri Gagauz adının Selçuklu sultanı II. Kcykavus’tan geldiğidir. Bu görüşe göre Gagauzlar Bizans’ı Slav akınlarından korumak üzere Balkanlara gönderilen ve burada Hristiyanlaşan bir grup Selçuklu askerinin torunlarıdır. İkinci yaygın görüş bu adı iki öğeden oluşmuş sayar. Birinci ga veya gag öğesi belirsiz olmakla birlikte ikinci öge Oğuz veya Uz kavim adıdır.

     

    İlk Gagauz Devleti 1365 yılında Tuna Deltası’nda kurulmuş, 1368’de Varna başkent olmuştur. Daha sonra Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı hakimiyetine girmiş olan bölge, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmaya başlamasıyla birlikte Gagauzlar tarafından terk edilmiştir. Rusya’ya göç edip Besarabya’da küçük yerleşim birimleri oluşturan Gagauzlar Çarlık Rusyası dönemindeki asimilasyon politikalarına karşı 1906 ve 1917-20 yılları arasında iki kez isyan etmiş, Romanya’nın Besarabya’yı işgali sırasında Rusya’ya sığınmışlardır. Besarabya 1947 yılındaki Paris anlaşmasıyla Rusya‘ya bağlanmıştır.
    Uzun bir aradan sonra Gorbaçov döneminde Gagauz aydınları arasında bir uyanış başlamış ve 1987’de Gagauz Halk Hareketi oluşturulmuştur. 20 Ağustos 1990’da Moldovya’da özerk bir devlet kuran Gagauzların ülke adı Gagauz Yeri ve resmi dilleri Gagauzca, Romence ve Rusçadır. 2000 yılı itibariyle Bağımsız Devletler Topluluğunda yaşayan Gagauz sayısı 230 bin, Gagauz Yeri’nde yaşayan Gagauz sayısı ise 180 bindir.

    Gagauzca dilbilimsel açıdan Türkiye Türkçesinin bir ağzıdır. 1957’de eski Sovyetler Birliği içinde yazı dili olmuş, 1996’ya kadar Kiril harfleriyle yazılmıştır. İki büyük ağzı vardır. İlki, yazı dilinin dayandığı, Çadır-Lunga ve Komrat bölgelerinde konuşulan merkez ağzıdır. İkincisi ise Valkaneş bölgesinde konuşulan güney ağzıdır.

    Yoğun Slav etkisi altında kalmış olan Gagauzcanın en belirgin özelliği söz diziminde ve söz varlığında görülen değişmelerdir. Söz dizimindeki değişmeler A. Menz tarafından incelenmiştir (1999). Örneğin: Var mı nasıl ben hızlaniim aliim gözlüklerimi? “Koşup alabilir miyim gözlüklerimi?“. Bu lafları vardı nasıl sotesin saade en iy dost “Bu sözleri sadece en iyi dost söyleyebilirdi”.

    Gagauzlar: “Gök Oğuz’dan Hristiyan Türkler”

    Karadeniz’in kuzeyine yüzyıllar önce göç eden, Oğuz boyundan gelen soydaşlarımız Gagauz (Gök Oğuz) Türkleri, bugün Türklüğü hiçbir yerde görülmeyen bir bağlılıkla yaşamaya çalışıyorlar. Yoğun çabalarıyla, güçlüklere ve baskılara rağmen kurdukları özerk yönetimle Moldova’da kendi bayrakları altında yaşamak için çabalıyorlar. Ata yurtlarından ayrılmak, Slav etkisi altına girmek ve çok defa çeşitli baskılarla oyunlara maruz kalmak, onların öz değerlerine sıkı sıkıya bağlı kalmalarını sağlamış. Böylece, diğer Oğuz boylulardan ayrılalı yüzlerce yıl geçmesine rağmen, hâlâ Oğuz Ata’nın boyuna layık olabilmek için, çevredeki çaşıtların (1) inadına Türk bilincini yaşıyor, yaşatıyorlar.

    Bütün Oğuzların atası olarak kabul edilen Oğuz Kağan‘ın adından hareketle, “Gök – Oğuz” adından türeyerek oluştuğu düşünülen “Gagauz” adının kökeni hakkında farklı düşünceler de vardır. Yapılan araştırmalar, Gagauz Türkleri’nin Peçeneklerle çok yakın ilgisi olduğunu ortaya koymaktadır. Yaklaşık 11. yüzyılda Tuna’yı geçerek Balkanlar’a doğru göç eden Gagauzlar, daha sonra Ortodoks Hristiyan olmuşlar, bir dönem Osmanlı hâkimiyetinde kaldıktan sonra 18 – 19. yüzyılda yaygınlaşan bağımsızlık hareketlerinden etkilenerek yeniden Tuna’ya doğru göç etmişlerdir. Sovyetler Birliği Gagauzların yerleşmesi için Tuna Nehri’nin çevresinde bir yer ayırmıştır. O dönemden beri bugün Komrat diye adlandırılan topraklarda yaşayan Gagauzlar, şu anda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla kurulan Moldova Cumhuriyeti’ne bağlı “özerk” bir devlet olarak varlığını sürdürüyor. Bir “halk ayaklanması” biçiminde özerlik hakkını elde eden Gagauzlar’ın kendi bayrakları, ulusal marşları, sınırlı yetkiler çerçevesinde yasama – yürütme – yargı erklerinin toplandığı bir meclisleri (2) ve milletvekilleri bulunuyor. Her ne kadar Moldova Anayasası’nda belirlenen sınırlılıkları aşamasa da bu özerk devlet, kendi içinde düzeni sağlayabilecek güce sahip.

    Bugün yaklaşık olarak 250.000 Gagauz Türkü‘nün yaşadığı söyleniyor. Bu nüfusun hepsi Gagauzya’da yaşamıyor. Başta Moldova ve Ukrayna olmak üzere Rusya, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye’de de Gagauzların yaşadığı biliniyor. Gagauzya (Gagavuzya) adı verilen özerk devletin yüzölçümü 1,832 km2 civarında. Yüzölçümü bakımından pek büyük değil ve topraklar da pek verimli değil. Halkın gelir düzeyi orta seviyede. Moldova Lirası (ML) geçerli para birimi olarak kullanılıyor. Kurak iklim ve verimsiz topraklar nedeniyle tarım pek yapılamıyor; fakat hayvancılık ve şarap üreticiliği ekonomide önemli yer tutuyor. Gagauzya’da yaşayan Türkler, milliyetlerine çok bağlı insanlar ve çoğu Türkiye Türkleri’ni oldukça seviyor.

    Gagauzlar‘ın en dikkat çekici özellikleri, kuşkusuz Hristiyan olmalarıdır. Bugün dünyadaki bütün Türkler’in büyük kısmı Müslümandır. Gagauzlar ise, Altay, Tuva, Çuvaş, Yakut… Türkleri gibi Müslüman değillerdir. Bu konu, geçmişten beri çok tartışılmıştır. Günümüzde sığ düşünceli bazı kimseler, “Müslüman olmayan, Türk olamaz.” gibi söylemlerde bulunmuşlardır. Bu uydurma sözlere inanmak, gözümüzü dünyaya kapatmak demektir. Türkçülerle Türk – İslam sentezcileri arasında tartışmalara neden olan Gagauzlar, ne yazık ki bu tartışmaların gölgesinde kalacak kadar ilgisiz bırakılmıştır. Hatta hep “Müslüman bir ülke ile Gagauzlar savaşsalar, hangisine yardıma gidersiniz?” diye bir soru sorulur. Bu soru, Türklüğü ve Türkçülüğü yaralamaktan başka amaç taşımayan, özünde “Türkçülükten” çok “ümmetçiliği” benimseyen kişilerce ortaya atılmış düşüncelerdir. Böyle bir durumda, gerçek bir Türkçünün kuşkusuz “Gagauzlardan” yana olması gerekir. İşte bu tartışmalar nedeniyle dinleri yüzünden eleştirilen Gagauzlar, gereksiz ve anlamsız saplantılar dolayısıyla ilgisiz bırakılmışlardır.

    gagauz türkleriGagauzlar, Ortodoks Hrisiyanlığını benimsemiş bir Türk topluluğudur. Balkanlar’a Karadeniz’in kuzeyinden göç etmeleri ve göç yolları üzerinde Müslüman toplumlarla karşılaşmamaları nedeniyle gittikleri yerde yaşayan Slavların dininden etkilenmiş ve Hristiyan olmuşlardır. Hristiyanlıkları oldukça eski tarihe dayanmaktadır. Benimsedikleri din, normal Ortodoks Hristiyanlığından oldukça farklıdır. Hristiyanlığa ters düşecek inanışları da bulunmaktadır. Çünkü Gagauzlar, eski Türk inancı olan “Gök Tanrı Dini” (Şamanizm) ile Hristiyanlığı birleştirip, özgün bir inanç yapısı oluşturmuşlardır. Örnek vermek gerekirse, Hristiyanlıkta “kurban” kesme ibadeti yoktur. Hatta bu pek uygun görülmez; fakat Gagauzlar eski Türk inancında “Iduk” (kutsal) kabul edilen Tanrı için her yıl kurban keserler. Bunun yanında Şamanizm‘deki doğaya verilen değer, Gagauzlar‘da da devam etmektedir. Gagauzlar, din konusunda tıpkı soylarına düşkün oldukları gibi bağlılık gösterirler. Kendilerine özgü inanç yapılarını, her zaman savunurlar. Çoğu zaman klasik Ortodoks öğretilerine ters düşebilecek inanışları benimserler; fakat bunu hiçbir zaman yanlış görmezler. Onlar için “aforoz” edilmek hiçbir şey ifade etmez. Yani, aslında Ortodoks olmalarına rağmen, eski dinlerine ait inançlarını da terk etmemeleriyle yeni bir yapı oluşturmuş, bu yapıya da sıkı sıkıya bağlı kalarak kendilerine doğru gelen bir inanışa sahip olmuşlardır. Bu inanışlar, kuşkusuz kişileri veya toplumları ilgilendiren konuları içerir. Bunun için Gagauzları sadece Hristiyan oldukları için eleştirmek çok bağnazca bir düşüncedir. Bugün bütün Azerbaycan Türkleri Hristiyan olsa, onların yine özleri Türk‘tür. Onları sırf Hristiyan oldular diye silip atmak, Türklük bilincini hakkıyla benimsememiş olmaya işarettir.

    Gagauzça diye adlandırılan Gagauz Dili, Türkiye Türkçesine en yakın dillerden biridir. Türkiye Türkçesini bilen birisi, bir Gagauz Türk‘ü ile çok rahat anlaşabilir. Çünkü sözcüklerin çoğu ortaktır ve sesletimler Türkiye Türkçesine çok yakındır. Türkiye Türkleri’nin İslam’ı benimsemesiyle birlikte Arapça – Farsçadan sözcüklerin dilimize girmesi nedeniyle, bizim dilimizde Gagauz Türkçesinden daha çok Arapça – Farsça etkisi görülmektedir. Bizde yabancı kökenli olan birçok sözcük, Gagauzçada Öz Türkçe kökenlidir. Örneğin dilimize Arapçadan geçen “meclis” sözcüğü için Gagauzlar “topluş” sözcüğünü kullanırlar. Buradan da anlaşılacağı üzere, Gagauz Dili, hafif bir Slav etkisi göz önüne alınmazsa eski Türkçeye daha yakındır, yani daha az bozulmuştur. Bugün Gagauzya’da üç tane resmi dil vardır. Bunlardan birincisi, Gagauzlar‘ın öz dili olan Gagauzça, diğer ikisi ise Moldovca (Romence) ve Rusçadır. Fakat Gagauzlar öz dillerine çok önem verirler ve çocuklarına en başta kutlu Türkçelerini öğretirler. Hatta çocuklarına “Ey, sen nesoy Gagauzsun, açan bilmersin bizimce lafetmee?” diye sorarak, onları öz dillerine bağlı kılmaya çalışmışlardır. Gagauzlar, Türkçü düşünür Necip Hablemitoğlu’nun da desteği ile 1993 yılında, o yıla kadar kullandıkları “Kiril alfabesini” değiştirip, “Latin alfabesini” kabul ederler. Onların dillerinde Slav – Latin kökenli yabancılaşmaların meydana gelmemesinin önemli bir nedeni ise, ünlü Gagauz Profesörü Ay Baba Mihail Çakır’ın İncil’i Türkçeye çevirmesi ve böylece tapınma (ibadet) dilinin Türkçe yapılmasıdır. Gagauz Türklerinin adları, genellikle dini adlar olduğu için Türkçe değildir. (Mariya, Dimitri, İvan, Saveliy…) Fakat soyadlarının neredeyse hepsi Öz Türkçekökenlidir. (Sarı, Kuru, Demirci, Kazancı, Taşoğlu…) Ayrıca yer adları da hep Türkçe kökenlidir.

    gagavuzlarGagauzya’da oldukça zengin bir kültür bulunmaktadır. Oradaki yaşam, ne tamamen Türk yaşantısına benzer ne de Hristiyan yaşantısına… Değerlerine sımsıkı bağlı olan Gök Oğuzlar, farklı ve özgün bir yaşam tarzını benimsemişlerdir. Gagauzlar, doğumdan sonra bebekleri vaftiz edilmeleri için kiliseye götürüyorlarmış. Rahip, çocuğu üç kere okunmuş suya batırıp çıkardıktan sonra dualar okur ve çocuk kilisenin içerisinde dolaştırırmış. Birkaç işlemden sonra bebek annesine teslim edildiğinde ise vaftiz sona erermiş. Ölümde de farklı uygulamalar var. Ölü, üç gün evden çıkartılmaz, bir bakıma sevdikleriyle görüşmesi için ona fırsat tanınırmış. Üç gün boyunca sevdikleriyle vedalaştıktan sonra, gelinlik eşyalarıyla (yorgan, döşek…) birlikte bahçeye çıkartılır, orada Şamanlık özelliği taşıyan bir iki tören yapılırmış. Daha sonra varsa o evin hayvanlarından kesilir, ekmekler ve tatlılar gelenlere ikram edilirmiş. Sonrasında ise cenazede bulunanlar ağır ağır mezarlığa gider, ölüyü toprağa verirlermiş. Bu dini geleneklerin dışında, Türk kimlikleriyle ilgili de çok önemli uygulamaları var. Bildiğimiz gibi “kurt“, Türklerin en eski sembolüdür ve Türkler, kurda çok önem vermişlerdir. Gagauzlar da kurtlara çok değer vermişler, onu bayraklarına taşımışlar ve onun adına “bayramlar” yapmışlardır. Kurda “canavar” (3) diyen Gagauzlar, her yıl 10 – 17 Aralık tarihleri arasında “Canavar Yortusu” (Kurt Bayramı) düzenleyip, kutlama yaparlar. Bu bayramlarda otağlar kurup ata biner, kımızlar içip Türklüklerini yaşatmaya çalışırlar. Gagauz erkeklerinin içinde, Oğuz Ata gibi Türk’e özgü bir tarzla bıyık bırakanlar da çoktur.

    Gagavuzlar, şaraba çok önem verirler. Çünkü gelirlerinin yarısından fazlası şaraptan elde ederler. Ülkenin topraklarının pek verimli olmaması ve yağış miktarlarının azlığı nedeniyle kurak iklimin görülmesi dolayısıyla, tarım bu bölgede pek gelişememiştir. Toprağı el emeği, göz nuru olarak işlemek isteyen Gök Oğuzlar, belli bölgelerde toprağı canlandırmış ve sulama sorunlarına rağmen özellikle “bağcılığı” geliştirmişlerdir. Çok kaliteli üzümler yetiştiren Gagauzlarda, hemen hemen her evde bu üzümlerden şarap yapılıyormuş. Her evin bodrum katında bir bölüm varmış ve burada şaraplar yapılıp mayalanmaya bırakılırmış. Konuklara şarap ikram edilmeden bırakılmazmış. Zaten ürettikleri şarapların çoğunu, yurt dışına çok iyi paraya satıyorlarmış. Hem böylesine güzel bir gelir kaynağı sağlayan hem de artık kültüre işleyen şaraba bu bağlamda çok önem vermişlerdir. Üzümün dışında, ayçiçeği, tütün, soya… tarımı da yapılıyormuş. Sanayi pek gelişmemiş; fakat yine de irili ufaklı 50′ye yakın farklı dallarda fabrikalar bulunmaktaymış.

    Moldova Lirası (ML)’nı kullanan Gagauzlar‘da ekonomik durum orta düzeydedir. Eğitim ise oldukça gelişmiştir. Gagauzya genelinde 45′e yakın kütüphane, ilk – orta ve lise düzeyinde eğitim veren 55 tane okul ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de katkılarıyla kurulan Komrat Üniversitesi bulunuyor. Bunların dışında TİKA’nın desteğiyle kurulan Atatürk Kültür Evi ve müzeler de varmış. Türkiye’ye çok ilgili olan ve Türkiye Türklerini çok seven Gagauzların, genellikle Komrat bölgesinde dinlenebilen Gagauz Radyosu’nda Gagauzca yayınlar yapılıyor ve yayınlardan kalan kısımlarda TRT-FM yayınları veriliyor. Ayrıca her gün, hemen hemen her eve bir gazete girer. Roman, öykü, şiir… gibi türlerde eserler de yazılıp basılmaktadır.

    Anlatılanlardan anlayacağınız üzere, Gagauzlar yüzlerce yıldır soydaşlarından ayrı yaşadıkları hâlde öz dilini kullanan, Türklüğüne bağlı ve çoğu Türkçülerden oluşan bir Türk topluluğudur. Oradaki soydaşlarımızın çoğu, daha iyi şeyler yapabilmek adına bizlerin desteğini ve ilgisini bekliyor. Ben, aynı boydan olduğumuz soydaşlarımıza yürekten sevgilerimi yolluyor ve varlığımızı birleştireceğimiz o kut’lu gün için şu benzetmeyi yapmak istiyorum: Korun (ateşin) üstü külle kaplansa da, ateş o külün dibinde yanmaya devam eder. Bir gün bir rüzgâr çıkar da o küller savrulursa dört yana, Türk’ün gücüne benzettiğim o ateş yeniden bütün dünyayı ışıtmaya / ısıtamaya başlar.

    Tanrı, bütün soydaşlarımızı korusun!

    Yavuz Tanyeri

    Devamı.. »
  • Altay Cumhuriyeti / Altay Türkleri

     

    Başlıca Altay Kray’ına bağlı Altay Cumhuriyeti’nde yaşayan bu Türk boyunun 1979 nüfus sayımına göre toplam nüfusu 60.015’tir. Şamanist inanca sahip olan Altaylılar dış görünüşte Hıristiyan Ortodoksturlar. Bilhassa Ren geyiği, sığır besiciliği yaparlar. Bunun dışında balıkçılık, avcılık ve arıcılık da yapmaktadırlar.

    1922-1947 yılları arasında Oyrot dili diye adlandırılan Altayca yazı dili bugün Altay Kiçi (Kiji) diyalektiği esas olarak almıştır. Çok zengin masal, halk şarkıları ve destanları mevcut olup Altaylı yazar N. Ulagaşev (1861-1946) bunları toplamaya çalışmıştır. Sovyet devri yazarlarından F. Kuciyak (1897-1943) de Altay halk edebiyatını derlemeye çalışan mühim şahıslardan biridir. T. Encin(ov) (doğ. 1914) tanınmış Altaylı yazarlardan biridir.

    Altay Krayı’na bağlı (Gorno=Dağlık) Altay Cumhuriyeti’nin yüzölçümü 92.600 km2 olup, Başkenti Gorno-Altaysk’tır (eski adı Ulala, 1948’e kadar da Oyrot-Tura adını taşıdı). Tablo 21’den de görüleceği üzere Altaylıların büyük çoğunluğu (%82,9) kendi muhtar bölgelerinde yaşarlar.

    Bu bölgede Altaylılar Hakaslardan demografik yönden daha iyi bir yüzdeye sahiptirler. Kazaklarla birlikte %45’lik bir orana kavuşurlar. Ancak genelde burada Rusların etkisi gözükmektedir. Kendi bölgelerinin dışındaki Altaylılar komşu bölgelerde ve Kazakistan’da bulunurlar.

    Altay Cumhuriyeti, Altaylar’ın en dağlık bölgesine yerleşmiştir. Kuzeyinde Kemerovsk Oblastı, kuzeybatısında ve doğusunda Hakas Cumhuriyeti ile Tuva Cumhuriyeti, güneyinde Moğolistan’la Çin ve güneybatısında ise Kazakistan bulunmaktadır.

    Rusya’ya bağlı bir cumhuriyet olan Altay, güneybatı Sibirya’dadır. Altay Dağlarında bulunan ülke, güneyde Moğolistan ve Çin’le çevrilidir. İklimi çok sert olup kışları soğuk ve az kar yağan ; yazları sıcak ve yağmursuz geçen bir bölgedir. Bu yüzden tarım gelişmemiştir. Arazinin üçte biri ormanlarla kaplıdır. Ülkeyi kapsayan Altay Dağları’nın yüksekliği 4.000 m’dir ve buzlarla kaplıdır. 7.000′e yakın göl bulunan Altay’da en büyük göl Telstkoye (altın ) gölüdür.

    Cumhuriyetin nüfusu 198.100 olup, halkın % 73.8′i kırsal alanda, % 26.2′si şehirlerde yaşamaktadır. 70 yıllık Sovyet sistemi boyunca buraya sürgün edilmiş 38 çeşitli halk bulunmaktadır. Nüfusun % 60′ını Ruslar % 31′ini Altay Türkleri % 5.6′sını Kazak Türkleri oluşturmaktadır.

    Altay'da altın ve civa çıkarılmakla birlikte ekonominin temeli tarımdır. Vadilerde yulaf, tahıl ve sebze yetiştirilir. Dağlarda ve vadilerdeki çayırlarda ise sığır, koyun, keçi,at ve yak öküzü besiciliği ağırlıktadır. Ülkede kürk avcılığı ve arıcılık yaygındır. Ren geyiği besiciliği yapanlar da vardır. Bunun yanısıra balık da avlanmaktadır. Sanayiye gelince makine yapımı, metalürji, gıda, tekstil sanayisinin önemli olduğu görülür. Kereste ve diğer orman ürünleri de oldukça önemlidir.

    Ülkede 192 ortaokul, 3 teknikum ve 1 üniversite bulunmaktadır. Altay Türkçesi ile yılda 37 kitap , 1 gazete ve 2 dergi yayınlanmaktadır. Ortaokullarda 35 bin, teknikumlarda 43 bin, ülkenin tek üniversitesinde ise 2600 öğrenci öğrenim görmektedir.

    Devamı.. »
RSS
Loading...
loading...
loading...

istanbul escorts

altyazılı porno

istanbul escort

porno izle

istanbul escort

beylikdüzü escort halkalı escort maltepe escort şişli escort mecidiyeköy escort ataköy escort